BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


KENDİMCE

Hrat Dink: Cinayetin suçlusu basın ve medya

Bulundugu yer: Yorum

http://www.blogcu.com/yenidenisyan 'dan.Paylaşımları için teşekkürler...

şu memleketin sittin sene aşamadığı, tarifi değil şu entrye, değil başlıklara, ansiklopedilere sığmayacak olan yurdum insanı tipolojisinin abuk resmi...

... yanarım ki, değil 70 milyonun, 6 milyar insanın bu zeka kıvamında büyüyüp serpilmesini sağlayan küresel ağalar varken, ben, değil bu ezilen insanlara kızmak, kendi ezilmişliğimle beraber, sonsuz acılar içerisinde üzülüyorum...

yarattıkları insan, öyle bir insan olmalı ki bir defa;
sen bunları, seçimden seçime hatırlayacaksın, cep telefonu ve inek karşılığında oylarını, yani özgürlüklerini satın alacaksın. ondan sonra da 5 yıl boyunca bu insanların siyasete bulaşmasına engel olmak için kırk takla atacaksın...

size bir şey söyleyeyim mi: 70'li yıllarda sinema salonları neden dolup taşıyordu biliyor musunuz? memlekette sanat seviyesi yüksek olduğu için falan değil. insanlar meydanlara inip haklarını aramasınlar diye, sinema salonları devlet eliyle desteklendiği için...

şimdi ne farkı var ki?
bir şey düşünebiliyor mu ki şu beyin: memleket meseleleri hakkında tavır alabilecek, durumun ciddiyetini kavrayabilecek bir toplumsal yapımız olsun?...
sabah seda sayan,
öğlen ajdar,
akşam gaffur...
yetmedi mi,
size gece yarısı izlemeniz için bir de tutti furitti yazıyorum...
uyuşun! koyuncukların benim...

bu hikayedeki koyun benim!!!


bugün, birkaç saat önce, hrant dink öldürülmüş.
... adet gereği, birkaç gün boyunca, ağzı olan konuşacak bu memlekette.
herkes saçmalayacak...
ve sırf "ben de bir şeyler biliyorum" diyebilmek için adeta,
bir sürü laf kalabalığı olacak ortalıkta...
bu adamın gerçek katillerine bir sözünüz yok mu peki?
... memleket insanının zihnine tecavüz eden sapıklar
paraya para demiyorlar şimdi?
kurtlar vadisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
metal firtina paranoyaklığı hakkında peki?
... ya bundan 2 sene önce, almanya'dan hitler'in kavgam kitabını bu memlekete ihraç eden soysuzlar hakkında ne düşünüyorsunuz mesela?
bunlar hazırlamadı mı bu cinayetin temelini?
bu toplumu bu kadar geren bunlar değil miydi?
... ben bahse girerim, bugün bu cinayeti izleyen o sapık kesinlikle bir polat alemdar hayranıydı...
e haydi konuşun şimdi...
siz sadece olaydan olaya, yılda 2 bayram namazı eda eder gibi ah vah edin, bu magazinvari ah vahlarla da vatanın düze çıkacağına falan inanmaya devam edin... üç gün sonra bu olayı da unutun. unutun ki yenileri yaşansın...


yıllardır,
sadece önemli bir olay olduğunda konuşmayı adet haline getiren, olaydan iki gün sonra yine bildiğini okuyan bünyen ne kadar doğru laf edebilir ki memleket hakkında?
seninkisi neye benziyor biliyor musun? = sürekli kavga eden komşuyu ayıran iyi niyetli ve saf komşununkisine...
peki, sen bu komşu hakkında ne biliyorsun?
sadece kavga ayırmakla tanıyabilir misin komşunu?
uzaktan bakarsın öyle...
hiç misafir oldun mu komşuna?
evine gittin mi, çayını içtin mi, ekmeğini yedin mi?...

pardon, bu senin komşun da değil lan;
"bu",
senin vatanın, ülken, yurdun, memleketin;
yetmedi mi kendi ülkene ve ülke meselelerine komşu muamelesi yaptığın;
yetmedi mi?
... daha ne kadar kan akması lazım hepimizin akıllanması için?...
... daha ne kadar olay lazım hayatın gerçek özneleri olabilmemiz için?

pasif olmak insanligin sonudur!!!

http://groups.yahoo.com/group/intihar_besiginden_notlar
http://www.blogcu.com/yenidenisyan

*yazılarımız üzerinde mülkiyetimiz yoktur!
mülkiyet hırsızlıktır!
isteyen dilediği yere yayabilir.

12:07 - 20/1/2007 - Yorumlar {1} - Yorum Yaz

Beş bin kişi Dink için yürüdü

Bulundugu yer: Haberler
Radikal Gazetesi / Sıcak Haber 22:40

AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesini protesto etmek için Taksim’de bin kişiyle başlayan yürüyüş yol boyunca katılımlarla 5 bin kişiyi aştı. Yürüyüşçüler sloganlar atarak Dink’in vurulduğu Halaskargazi Caddesi'ndeki gazete binası önüne geldi. Kitle adına açıklama yapan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, şöyle konuştu:
"Hepimizin ve Türkiye’nin başı sağolsun. Dink büyük yurtsever ve Türkiye sevdalısıydı. Onun mücadelesini demokrasiden yana olan, demokrasiye insan haklarına inanan ve bu yolda mücadele edenlerin devam ettirecektir. Hrant Dink’e atılan kurşun demokrasiye ve Türkiye’ye atılmıştır. Irkçıların oyununa gelmeyin, herkesin soğukkanlı olması lazım. Bu saldırıları demokrasi güçleri püskürtecektir."
200 örgütün Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde yarın (20 Ocak Cumartesi) saat 12.00’de basın toplantısı yapacağını bildiren Çelebi, "Tek başına kurtuluş yok ya hep beraber ya hiçbirimiz" diyerek demokratik kurumları toplantıya davet etti.
Halaskargazi Caddesi 192 numarada bulunan Sebat Apartmanı önünde Hrant Dink’in fotoğrafları, karanfiller ve mumlar konuldu. Mumların sönmemesi için fotoğrafların önünde sabaha kadar nöbet tutulacağı belirtildi.

11:27 - 19/1/2007 - Yorumlar {1} - Yorum Yaz

KINIYORUM... !!!

Bulundugu yer: Haberler
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant DİNK İstanbul'da öldürüldü.

Ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozarak, kardeş kavgalarının toz dumanı
arasında "Ali Cengiz Oyunu" oynamaktan çıkarı olanlar, katliamlarına bir
yenisini daha eklediler.

Agos Gazetesinde yayımlanan "301'e Karşı 1 İmza" başlıklı haber nedeniyle
hakkında "Türklüğü aşağılamak" iddiasıyla dava açılan Hrant DİNK'in Avrupa
Parlamentosu milletvekillerine yönelik şu sözleri de çok anlamlıydı.

"Biz Türkiye Ermenileri tarihte neler yaşayıp, yaşamadığımızı ve acılarımızı
biliriz. Geçmişle hesaplaşmak gerekiyorsa bunu Türkiye'nin insanları olarak
biz gerçekleştireceğiz. Ancak sizin bizlerle hiç konuşmadan bizler hakkında
aldığınız kararları tasvip etmiyoruz. Eğer bize sorsaydınız, bu kararları
almayın derdik. Türkiye'nin ve Ermenistan'ın barış içinde yaşayabilmesinin
koşulları burada yaratılacak. Avrupa'nın çeşitli kentlerinde aldığınız
kararların kimseye bir faydası yok." diyerek milletvekillerini eleştirmişti.


Sadece Kafatasçı Türk Milliyetçiliğini değil Ermeni Diasporasını da
karşısına alacak şekilde, kendisini ait hissettiği bu toprakların insanı
olarak, bu topraklarda yaşanmış ve yaşanan haksızlıklarla mücadele etmeye
gönül vermiş Türkiye'li bir aydındı.

Türkiye'nin gerçek halkçıları ve yurtseverleri; emperyalist kuşatmanın,
ülkemizin sorunlarının çözüm yollarını tıkamak için planladığı bu türden
provokasyonları boşa çıkartmak için birleşelim ve bu katliamı hep birlikte
kınıyalım.

Dostçakalın...

11:27 - 19/1/2007 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

2006 Erwin-Fischer Ödülü Aziz Nesin Vakfı'na

Bulundugu yer: Haberler


2000 yılından beri her yıl verilen Erwin-Fischer ödülü 2006 yılında ilk kez bir kişiye değil bir organizasyona, Türkiye’den Aziz Nesin Vakfı’na veriliyor. Ödül daha önce 2000 yılında Ursula ve Johannes Neumann’a, 2001’de Karlheinz Deschner’e, 2002’de Teslime Nesrin’e, 2004’de James Randi’e verilmişti.

Nesin Vakfı resmi olarak 1972 yılında ünlü ateist türk yazar Aziz Nesin tarafından kuruldu. Vakıf, ailesi olmayan yada aileleri tarafından eğitimleri verilemeyecek durumda olan çocuk ve gençler için kuruldu. Vakıf İstanbul’un batısında Çatalca’da 5000 km.karelik bir arazi üstüne kuruldu. Şu anda her iki cinsiyetten, ilk, orta ve yüksek eğitim seviyesinde 40 çocuk ve genç burda yaşıyor.

Nesin Vakfı, Aziz Nesin’in pedagojik prensiplerine göre seküler-laik (ateist değil) temelde çalışıyor. Din insanın kendine ait özel bir konu sayılıyor ve eğitim konusu edilmiyor.

Berlin-Kreuzberg’de birkaç yıldan beri Aziz Nesin’in adının verildiği bir okul var. Bu okul, her iki devletten öğrencilerin eşit biçimde her iki dilde eğitim gördükleri bir eğitim modelinin uygulandığı Berlin’deki 14 Avupa okulundan biri. Okulun ismi dolayısıyla özellikle köktenci müslümanlarla sert tartışmalar yaşandı.

IBKA Yönetim Kurulu, Erwin-Fischer ödülünün özel bir türk vakfına verilmesi ile, laiklerin pratik hümanizm adına yaptıklarına dikkati çekmek istiyor. Aziz Nesin’in çocuklara arkadaşça yaklaşan yetiştirme prensipleri, aynı zamanda yakın geçmişte bizde de otoriter pedagoji olarak adlandırılan anlayışa alternatiftir. Farklı kökenlerden gelen insanlar insani ve insan hakları temellerinde birarada yaşayabilirler.


Bunları, bir tarafta “Hıristiyan batı alemi” diğer tarafta “dini-politik İslam alemi” gevezeliklerine karşı ortaya koyuyoruz.

http://www.nesinvakfi.org/index.php
http://ibka.org/node/575
Tarih: Saturday, June 17, 2006 (07:59:57) Gönderen: Sargon
Alıntı: www.turandursun.com


04:22 - 23/7/2006 - Yorumlar {1} - Yorum Yaz

AMERİKA'nın IRAK'ı İŞGALİ'nin SEBEBİ

Bulundugu yer: Karikatur


Hamed -(08-07-2002 / Al-Ittihad)


03:21 - 10/7/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

NAR TANESİ - III

Bulundugu yer: Yazilarim
NAR TANESİ III / ALİ KÜÇÜK - ZONGULDAK

                                                                  

“Arayan sularda arasın beni...”

 

Sevgili Ali, bana hep annesinden söz eder, “sen asıl annemi yazmalısın, onu görsen, ezberin iki kere bozulacak!” diye takılırdı... Annesine dair öyküleri, tiyatro yaparcasına anlattıkça, Puşkin ve Lermantov’u Rusça’sından okuduğunu duyduğum “iki kere laz!” annesini merak ederdim. Annesi ile tanışmak, Ali’nin 25 Ocak 2000 Salı günü, 17.45 Eminönü-Üsküdar, Barış Manço adlı şehir hatları vapurunda, kapüşonlu bir anarok, yelek, kimlik, gözlük, göz damlaları, bir miktar para, üzerine notlar alınmış Eskişehir Sedef Turizm bileti ve Seyfi’nin (Öngider) ev telefonunun yazıldığı ganyan kuponundan kesilmiş bir kağıt bırakıp, “atlamasından!”, “kaybolmasından!” ya da “intiharından!” aylar sonra oldu...

 

“Bana “anne” yerine Lazca “nana” derdi. Sesi kulağımda... Bu olay olunca”mutlaka gelecek”, şeklinde bir şok geçirdim. Sanki bir yere gitti de gelecek. Zaten politikadan yakalanıncaya kadar uzun yıllar onu pek görmedim. Mamak’ta olduğunu öğrendiğimde “artık nerede olduğunu biliyorum” diye çok sevinmiştim.”

“Sence Ali nereye gitti? Ben anne olarak fark etmedikten sonra kime ne diyebilirim ki... Ali’nin çıkardığı gazeteyi almıyorlarmış,diye duydum. İnsan bir tane gazete almaz mı? Gazete satın alsalar olmazdı belki... Gazete ne kadar para ki... Solcu olan gazete okumaz mı?... Kime ne diyebilirim ki?... Anne olarak nasıl fark etmemişim?”

 

Ali’nin eşi Selma Küçük.....1960 Aydın/Nazilli doğumlu.Ondan dinleyelim;

 

“Her şeye rağmen, o dönemdeki, özellikle 12 Eylül öncesindeki insan ilişkilerini, dostlukları, karşılıksız sevmelerimizi özlüyorum. Her yerde böyle miydi bilmiyorum. İzmir’de çok sıcak, çok özverili insanlar vardı. Birbirimizin her şeyiydik. Ama öte yandan neden yaptığımızı, neden “git” deyince gidilmesi gerektiğini sormamışız.”

“Hayatını örgüte adamış olan Ali gibilerin örgüt üyesi olmadıkları ortaya çıktığında tartışmalar olmuştu.”

 

Ali’nin hayatında daha sonra yayımlanan haftalık Söz dergisi dönemi başlar.Ali derginin sahibidir...Derginin baskı, dağıtım ve mali işleri bütünüyle onun omuzlarındadır. SBP’den BSP’ye geçiş döneminde çıkan Söz, onun için aldığı politik kültürün, yeteneğinin bütün özelliklerini sergilediği bir alandır. Ali, yeni bir devrimci romantizm ile 1975 model Dev-Genç militanı gibi koşturur. Derginin, on milyonlar tutan yurtiçi ve yurtdışı kagolarını postaneden “veresiye gönderme1 becerisiyle tarihe geçer... Birlikte çalıştığımız Söz, o gün değeri bilinmese de insan ilişkileri bakımından çalışanlarının çoğunun aklında hoşlukla hatırlanan bir yayın olarak tarihte yerini alır... Haftada bir veya iki gece sabahladığımız gecelerde oluşturduğumuz fasıllar, şiirler, “teorik” olarak aldığımız maaşlar üzerine yaptığımız ödeme tartışmaları, harçlıklar üzerinden idare ettiğimiz yıllarımız... Seyfi Öngider ile Merdan Yanardağ’ın “iktidar odası!”nın kapısına yazılan, “Yönetmek ve yönetilmek ayıptır! Beraber düş görmek serbesttir!” şeklindeki diğer odadaki çalışanların isyan manifestosu....

 

Günün biribde Söz süreci, bütün muhalif dergilerin biçim, içerik ve mali sorunlarını yaşayarak biter. Ali’nin İstanbul İktisat Fakültesi’inden çok eski bir arkadaşı, Söz, Fesat ve V Özgürlük süreçlerini birlikte paylaştığı, Söz dergisinin Koordinatörü Seyfi Öngider, Ali için şunları anlatıyor:

 

“Ali deyince benim aklıma, gerçekten özel olduğunu hissettirmeyen çok özel bir insan geliyor. Hele kaybolduktan sonra bunu daha çok hissediyorum. “

“Onu ‘74’den beri yakından tanıyorum... Kurtuluş geleneğinin insan prototipi içinde Ali gibisine çok rastlamadım. Çok özel ve lider tipli birisiydi ama bunu hissetmezdin, özellikle kimseye hissettirmezdi. O küçük işler konusunda hiç yüksünmez, üstlenir yapar ederdi. İnsanlarla kurduğu ilişkiler alışılmışın dışındadır. Üniversitedeki devrimci öğrencilerden biriydi ama tanınan öğrenci liderlerinden biri değildi, hiçbir yerde öne çıkmazdı.”

 

ÖDP kuruluyor,

 

“Ne mutlu bana kimliksiz yaşadığım o zor yıllardan sonra, artık mahalle bakkalıma sosyalist olduğumu anlatacağım...”

 

Ali, ÖDP’de bu duygularla yer alır... Umut eder ve koşturur, yerel ve evrensel sosyalizm deneyimlerinin ve her birimizin kendi deneyimlerimizin özeleştirisi ortak sözleri üzerine kurulur.

Ali, ÖDP’nin tarihsel ve siyasal evrimi içindeki bütün durumlara tanık olur, bütün kırılmalardan nasibini alır... Özellikle V Özgürlük süreci ile birlikte, bütün enerjisine rağmen, ne gazetenin ne de kendinin parti hayatında, gazetenin kurduğu hayatta bir karşılığının olmadığını görürse de sonuna kadar direnir...

Hem kendisi hem de gazete için bir çırpınma çağrısı olan mektup da duyulmaz. Ali, sonuna kadar çırpınır... 25 Ocak’tan önceki aylarda derdini dökmediği, içini açmadığı, “imdaaat” demediği insan kalmaz. Ama sesini duyuramaz... Nedense duyuramaz... Ona, “kendi düşen köyler, kentler ağlamaz” diye nasihatler verilir! Yıllardır gece gündüz, paketleme yapan, sokaklarda sırtında gazete çuvallarını taşıyan Ali içine kırılır, içi can kırıklarıyla dolar... Karısı Selma ise Ali’nin yaşadıklarının pek çoğunu sonradan öğrenir...

 

Biricik kızı Zeynep’in babasının gidişinden sonra yazdığı mektup.

 

Canım babam Ali Küçük’e

Gökyüzünde bir yıldız var. Belki ismi kutupyıldızı kadar duyulmuş belki de sadece çevresindeki gezegenler tarafından bilinen fakat kimseden ışığını esirgemeyen sıcacık bir yıldız.

Bir yıldız düşleyin ki deli yüreği, sıcacık bakışları moral kaynağı benliğiyle. Düş zannettiğiniz yıldızın gerçeğe dönüştüğü yerde duruyor babam. Yaşama sevinci, esprileri, sıcakkanlılığıyla babam bir tane. Nasıl doldurabilirsiniz ki yerini? Gönderdiğiniz yiyeceklerle mi, topladığınız parayla mı, şirinliklerle mi, birkaç tatlı sözle mi, yoksa sarılmalarla mı?Nasıl doldurabilirsiniz ki babamın yerini?

Ne kadar çok kırdınız onu! Saklamak için elinden geleni yaptı ama dargın babam size. Onu anlamadınız. Dost el sandığı kişiler zehirli bir sarmaşık gibi sardı onu. O size yardım etti siz onu iğnelediniz.

Sizin yüzünüzden hep biz çektik. Vay be koca 12 Eylülcülere bak. Kapitalizmin sömürgesi altına giren yoldaşlara bak. Yalan dolanla para peşinde koşanlara bak. Herkes kendi derdinde. Babam ise herkesin. Çek, senet, yalan, dolan... Utanmalısınız kendinizden. Utandırdınız eski sizleri.

Dayanamadı babam dost kazıklarına ve gitti. Artık bir başka yüce arayın kemirmek için. Babam üç kişiden bahsetmiş. (....) Biz biliyoruz kaç üç olduğunu. Size güvenen birine bu yapılır mı? Kaç dost bulabilirsiniz babam kadar iyi? Kaç düşmanınız var sizin gibi.

Baba sana hiç kızmıyorum. Sonuna dek haklısın. Her nerdeysen babasının gülü seni çok seviyor. Biliyorum bu alçaklar seni çok üzdü ama sen yine büyüklük yapıp onları üzmedin ve sessizce gittin Seninle gurur duyuyorum. Kaç kişinin babası çocukluktan ellisine bu kadar idealist, cesur, mütevazı, iyi kalpli olabilir ki.

Baba keşke biz de gelseydik seninle. Sensiz olmuyor be babacığım. Bu üç alçağı kendi ateşlerinde beraberce yakardık. Ama kukisi seni anlıyor. Sen üzülme.

Babasının gülü burda ve bu gülün dikenleri var. Suyumu siz verdiniz, dikenlerimi onlar biledi.

Ve bu dikenler hesap soruyor canımızı yakanlara!........Sizler ve diğerleri...

O benim babam. Onu kimse bu kadar üzemez.Hatalarla dolu beyinlerde kaybolmuşsunuz.

Nerde eşitlik, özgürlük, adalet? Ben babamı geri alacağım ama siz bir daha eski masumiyetinize kavuşabilecek misiniz?

Babam benim! Seni çok seviyorum.

Babasının gülü

                                                                                                                   Zeynep Küçük

Not: Her satırım ait olduğu yere ulaşır.

Not: Lütfen düşüncelerimi aynen aktarın. Sanırım buna hakkım var...

 

 



06:07 - 9/7/2006 - Yorumlar {1} - Yorum Yaz

Günün Sözü

Bulundugu yer: Ordan-Burdan

Yumuşak huylu isem kim demiş uysal koyunum,
kesilir belki ama çekilmeye gelmez boynum..

05:47 - 9/7/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

RİCE - Lütfü Çakın

Bulundugu yer: Karikatur

06:47 - 29/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...

Bulundugu yer: Ordan-Burdan

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar
parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi...

(Mail ile geldi)

03:33 - 12/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

Günün Sözü

Bulundugu yer: Ordan-Burdan
" Çelişkiler çözümlenmez ve uğruna büyük mücadeleler verilmezse, kişilik koca bir yalandan ibarettir."   

09:57 - 3/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

GLOBAZİTE

Bulundugu yer: Karikatur

                                                                                                                        Ahmet Vahit AKÇA



04:15 - 2/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

27 Mayıs Nasıl Mezara Sokuldu?

Bulundugu yer: Ordan-Burdan
.........................................

Binbaşı Fethi Gürcan komutasındaki Muhafız Alayı Çankaya Köşkü’nü kuşatır. O anda Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Ordu Komutanları, Tabii Senatörler, Bakanlar ve ilgili bürokratlar, kısaca Karşı Devrimin tüm görevlileri toplantı halindedir.

Karşı Güç Fethi Gürcan’ın avucundadır. Sıktığı anda karşı devrimi yok edecektir. Talat Aydemir’le telefon ile iletişim kurar ve sorar:

“Hepsi buradalar. Enterne edeyim mi?”

Talat Aydemir’in cevabı şaşırtıcıdır:

“Hayır. Onlarla işim yok. Bırak.”


27 MAYIS MEZARDA


O anda Direniş yükselmesi ters döner. Karşı devrimci güçler cesaretlenir. Araya YTP başkanı Ekrem Alican girerek İsmet İnönü- Talat Aydemir arasında söz getirip-götürür. İsmet İnönü’nün hiçbir cezai işlem yapmayacağına dair yazılı sözü üzerine harekete son verilir.

İsmet İnönü sözünde durmaz harekette aktif olan subayları ordudan atar. Atılanların başında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan vardır. Meclisten bir af kanunu geçirerek, olaya karışan paşa ve üst rütbeli subayları koruma altına alır. İsmet İnönü, CHP ve AP milletvekilleri başta olmak üzere, mecliste ve senatoda ayakta alkışlanır.

27 Mayıs mezarına sokulmuştur. Geriye kalan üstünü örtmektir. Bu da 21 Mayıs 1963 sonrası yapılacaktır. Fethi Gürcan-Talat Aydemir’in asılmalarıyla nihayetlenecektir.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 karşı devrimleri ve uygulamalarıyla gençlerin ve halkın kanlarıyla 27 Mayıs mezarı sulanacaktır.

İsmet İnönü 22 Şubatçılara “maceraperest”, “sergüzeşt” diye saldırır. Aynı şekilde 12 Mart’ta da Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a, tüm devrimci gençliğe “hasta ruhlu adamlar” diye saldıracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Lozan’dan kazandıklarımızı cömertçe Emperyalizm’e peşkeş çektiği ortaya çıktıkça ve kamuoyuna açıklandıkça çıldırmaktadır.

.....................



04:30 - 28/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

Ölümü’nün 24’üncü yılında PETER WEISS

Bulundugu yer: Ordan-Burdan
" bütün mesele kendini saçından tutup yükseltebilmekte ve dünyaya yeni bir gözle bakabilmekte " - Peter Weiss


PETER WEISS ;


( 8 Kasım 1916 - Postdam / Almanya ; 10 Mayıs 1982 - Stockholm / İsveç )


Dokuma imalatçısı Yahudi bir baba ile aktris bir annenin oğludur Peter Weiss. Nazi baskısı nedeniyle Londra'ya göç etmeden önce 18 yaşına kadar Almanya'da yaşamıştır.

1960'larda yayımlanan otobiyografik romanları; Ailenin Ayrılması ve Kaçış Noktası'nda yaşamının ayrıntılarını, tanıklık ettiği çağın, yakın ve uzak çevresinin onda açtığı yaraları, dünya ile birlikte yaşadığı değişimi anlatır. Öldüğünde ardında sekiz oyun, üç roman ve dokuzyüz sayfayı aşan not defterleri bırakmıştır.

Tüm yapıtlarında savaşın yıkıcı izlerini ve sömürünün, işkencenin karşısına dikilen bir başkaldırıyı cesurca ortaya koymuştur. Birey - toplum çelişkisi yapıtlarındaki temel sorgulamalardan birini oluşturur. Yapıtlarının çok katmanlı yapısı, izleyiciyi, kendisini ve içinde yaşadığı toplumu, dünyayı farklı düzlemlerde sorgulamaya, tartışmaya yöneltir. Sömürülen ve ezilen insanların haklarını savunan, çağdaş dünyanın vahşetini, uyumsuzluğunu ve yabancılaşmasını derinliğine irdeleyen bir yazardır Weiss.

Ona göre; "eleştirmekten, değiştirmek istemekten vazgeçmek, insanın kendisinden vazgeçmesi" anlamına gelir. Eleştirmek ise sadece düşünsel bir çaba değildir, eylemi, değiştirme isteğini barındırmalıdır. Ünlü eseri Marat / Sade'da, Jean Paul Marat'ın haykırdığı;

" Hareketsiz izlemiyorum, müdahale ediyorum. Benim için yanlışsa düzeltmek, geliştirmek istiyorum. Nedenini arıyorum, seçenek sunuyorum. Bütün mesele kendini saçından tutup yükseltebilmekte ve dünyaya yeni bir gözle bakabilmekte "
sözleri, Weiss'ın yaşama karşı duruşu ve kendi haykırışı gibidir.

Weiss, 20.ci yüzyılın vahşi çarklarına ve kendi kurtuluşu, kendi varoluşundan başka bir şey düşünmeyen bencil insanının bu çarklara kolayca boyun eğişine karşı durur , uyarır. Ona göre;

" Kültür, birşeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir."

Yapıtlarında bu cesareti sorgular ve sorgulatır. Weiss, insanı; kendisiyle, yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu toplumla yüzleşmeye, buna cesaretle göğüs germeye ve eyleme geçmeye iter. Peter Weiss, bu yüzleşmeyi yaşamı boyunca yapıtlarıyla ortaya koymuş cesur bir yazardır.

" Jean Paul Marat'ın Takip Edilip Öldürülmesinin, Charenton Akıl Hastanesi'nde Marquis De Sade Yönetiminde Hastalar Tarafından Canlandırılması "; kısa adı ile Marat / Sade adlı ünlü esrinden, Marat'ın ağzından dinlediğimiz aşağıdaki satırlar da bunu göstermiyor mu?

Devrimimiz sonunda bastırılınca
ve size şimdi herşeyin
daha iyi olduğunu söylediklerinde
sakın aldanmayın.
Yoksullar gizlendiği için
gözünüze çarpmıyorsa yoksulluk
ücretlerinizi arttırıp
yeni teknolojilerin sokuşturduğu
o yeni ve işe yaramaz eşyalardan
almanızı sağlasalar bile
hiç bu kadar iyi olmadığınızı
zannetseniz bile
bu onların
sizden daha fazlasına sahip olanların sloganıdır
Babacan tavırlarıyla omuzunuzu okşayıp
sözünü etmeye değecek bir eşitsizlik yok
savaşmak için
bir neden yok deseler bile
sakın aldanmayın
Çünkü onlara inanırsanız
mermer evlerinde ve granit bankalarında
kontrolü ele geçirecekler
kültür getirdikleri savıyla
dünya halklarını soyacaklar
Dikkatli olun
istediklerini aldıktan sonra
altınlarını korumak için
köle ruhlu bilim adamlarının
yaptığı ve giderek
daha ölümcül olan silahlarla
sizleri savaşlara gönderecekler
sonunda bir parmak hareketiyle
milyonlarcanızı milyonlarca parçaya ayıracaklar





www.karmadrama.com’dan derlenmiştir.

Dostçakalın…

07:15 - 21/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

NAR TANESİ - II

Bulundugu yer: Yazilarim

 NAR TANESİ – II / HACER YILDIRIM – ZİLE

(14.12.2005)

Kırmızı saçlı, kırmızı parkalı, kırmızı ayakkabılı, kırmızı düşlü kız...

 

Devrimci abileri ve ablalarının arasında bir taşra kasabasında “alıntılar”, “yaşasınlar” ve “kahrolsunlar” içinde büyüyen kırmızı bir çocuk düşünün...

 

“TÖB-DER’li babam, Tokat’a toplantılara giderdi. Bana Yılmaz Güney’in hikayelerinin veren, çok sevdiğim bir devrimci abi bir gün, “Tokat’ta çatışma çıktı, Mustafa abi de öldü” haberini getirdi. Henüz ölüm ile yaşamın ayrımını bilmiyordum. Annemler sürekli ağlıyor, ben de ağlıyordum. O abi başımı okşayıp, “devrimciler ağlamaz” deyince anında sustum.

Annem ağlamayı kesmeyince, “Galiba annem devrimci değil” diye düşündüm. Büyükannem, cenazesi için hazırlık yapıyordu sadece. Dayak yiyen babam sabahleyin sağ olarak gelmez mi? Çok tuhaftı, benim dışımda herkes şaşırdı. Babama, “çift çizgili” defterimi alıp almadığını sormuştum O da ağrılarını bir kenara bırakıp aldığını söyledi. Devrimci olmak; ağlamamak ve ağrılar için içinde küçük kızın küçük isteğini yerine getirmekti demek ki...”

 

“Ağlama”nın sol kültürde zaaf olarak görülmesi örneği üzerine, Gaston Bachekard’ın Mekanın Poetikası kitabından bir bölüm geliyor aklıma: “Çocuk düşlerindeki derinlik, ne ayrıcalıklı bir derinliktir! Yalnızlıklarına sahip olmuş, gerçekten sahip olmuş çocuk mutludur!

 

Sokaktaki düşler evdeki düşlerden daha fazla çekici ve uzun ömürlü olabilmektedir. Mahallenin en küçük antifaşisti, o günleri şöyle anlatıyor:

 

“Kadın-erkek ayrımına vardığım olayı unutamam.. Bizim mahallede abileri sert solcu olan,

çoğunlukla ev ile bakkal arasında yaşayan bir abla vardı. Hafta sonlarında bütün kızlar sinemaya gittiğinde, filmlere herkes ağlardı ama en çok o ağlardı. Bir gün sinemaya gelmeyince, abilerinin “ancak erkeklerin bakabileceği” dergilerine baktığı için onu dövdüklerini duyduk. Sonra yine gelmedi sinemaya, duyduk ki delirmiş. O ablanın kaçtığını, sonra da bir otobüse atlayıp Ankara’ya gittiğini ve sokaklarda yattığını duyduk.

Devrimci abiler, bir taraftan sosyalizmi tartışır, bir taraftan evlerinde bunları yaşardı. Devrimci ablalar ise, onların ölümüne kadar bacılarıydı. Devrimci ablalara bakan erkekleri pataklarlardı. Ama bir devrimci abla ya da abi birini sevmişse onları bir araya getirmek için her şeyi yaparlardı. Benim iki ablam da devrimci ablaydı. Biri bir mitingde yaralanmıştı. Jandarmalar ablalarımı kovalarken ben de peşlerinden koşardım.”

 

Şimdi İstanbul’da yaşayan emekli öğretmen babası, kasabanın tanınan, sevilen devrimcisidir. Evleri ise o dönemlerdeki binlerce “Devrimci ev”den sadece biridir.

 

“Aslında evin en militanı annemdi, evin en devrimci kadınıydı. O bütün abilerin, ablaların annesiydi.”

 

’82 de İstanbul’a gelirler. Ve Fikirtepe lise yılları başlar.

 

“Bir ara devrimci bir kız ile tanıştım. Bana kitapların yanında, “işkencede devrimci tavır üzerine” başlıklı bir de bildiri verince “Bildiri aşamasına gelmişim” diye sevindim. Kitaplardan sonra bildiri okumak çok hoşuma gitmişti. Bir gün evimizin kapısını polis çalınca bildiriyi yaktım. O kız beni “Bunu nasıl yaparsın?” diye eleştirdi. Ben de “okumakla işkenceye tavır alamam ki, beni alsalardı ve seni söyleseydim daha mı iyi olurdu” dedim.

Aylar sonra ise “tavrımın çok doğru olduğunu” iletti. “Kendi fikrini söylemiyorsun, söylenenleri iletiyorsun” diyerek bir daha görüşmedim. Böyle küçük gibi görünen bu tür şeyler benim için örgütle, işyeriyle ya da kişiyle ilişkimi kesmem için yeterli.”

 

“Kadıköy Halkeğitim’de tiyatro kursuna gitmeye başladım. Sonra Kadıköy Halkevi’ne Gruplar vardı,sürekli toplantılar yapılıyordu ve tartışmalar bir türlü bitmiyordu. Kasabada böyle değildi, orada haksızlık yapıldığı zaman ayrı gruplardan insanlar birleşirlerdi. Kentteki solcularda ayrımcılık daha fazlaydı. Yönetimde yer almak için kulisler, geceler boyu toplantılar yaparlar, naylon üyeler bulurlar, sonunda yönetime giren birkaç kişi “devrim yapmış!” edasıyla ortalıkta dolaşır, üç gün sonra da devlet o derneği ya da lokali kapatırdı.

Onlar da yönetici kimliklerini kaybetseler de eski bilmem ne yönetiminden diye kendilerini tanıştırarak ortalıkta dolaşırlardı. Bütün bunlar beni “örgütsüz” bir sosyalist olmaya götürdü.

 

“Oysa hangi örgütten olursa olsun önemli olan yapılan haksızlıktı.”

 

“Ölümün adı tartışılır mı, hep adını tartışıyorlar, niçinini değil.”

 

“Hep şu çelişkiyi yaşadım; ben “gazeteciyim” diyordum, ama onlar bize, “devrimci görevli” olarak bakıyorlardı.”

 

“Bir sol dergide, insanların ölmesini bekleyen insanlar sinirlerimi bozuyor, ölüm orucu eylemlerine karşı çıkmak, “tarihi kanlarıyla yazdılar” cümlesini eleştirmek istiyordum ama olmuyordu. Her zaman aynı gerekçe vardı, zamanı değildi ve bir yere kadardı... Solun içinde bazı konularda özel bir dokunulmazlık var. Özgür Gündem’de çalışırken ne de olsa “Türk” diye idare ediyorlardı. Diğer sol basında ise, nasılsa “bizden değil” diye fazla üzerime gelmiyorlardı. Çalıştığım gazeteye bir gay arkadaşımın gelmesi acayip tepkiyle karşılanıyordu. Ama boyun eğmiyor, ideolojilerden çok insana sahip çıkıyordum.”

 

Onu, haber kadar hatta haberden de çok haberin özneleri, onların öyküleri ilgilendirir.

O haberden sonra da onların izini sürer. Hacer’in haber anlayışı bu... Daha Doğrusu hayata, insana bakış biçimi, tuhaf kimliğini oluşturduğu zemin bu...

 

“Devrimcilerin kafasında her zaman görülmeyen, bilinmeyen, olmasını istediğimiz ama bir türlü hazır olmadığımız bir devrim var. Oysa hazır olmak, en yakınımızdaki insanı tanımaktan geçiyor. Çalıştığım yerlerde hep uzaklara bakıyorlar, ama en yakınlarındakileri görmüyorlar.”

 

Bir yazıda Can Yücel, Brecht’ten anlattığı bu örnekle, devrimci kültür içinde “uzağı görme/bakma” kültürünün açmazlarına değiniyordu: Brecht, ehliyet için başvurur. Pratik sınavda ehliyeti hak ettiğini düşünür... Ama görevli “olmadı” deyince” nedeninin sorar.

Görevli “Evet, genel olarak bir hata yapmadın ama, sen sürekli uzağı gözlüyorsun, önüne ve yakınına hiç bakmıyorsun.”

 

“Ücretini zamanında isteyen devrimci değildir” gibi bir psikolojik kuşatma vardı. Onlar yok böyle bir şey deseler de gerçek bu. Evet, hakkını istersen devrimci değilsin! Çünkü, onların kafasındaki soyut bir devrim ve onların kendilerini tanımladıkları ilişkiler için özveride bulunmuyor, görevini yapmıyorsun. Şu işe bakın; işçi-sendika servisinde çalışıyorum ama sigortasızım.”

 

“Sol siyaset kültürünü oluşturan pek çok şeyi anlamıyorum. Ölüm oruçları dönemi... Cezaevlerinden gelen ölüm haberlerine kahroluyoruz. Ama başkalarının ilk tepkisi şöyle oluyor, “Ölen hangi siyasetten?” veya “Ölen bizim arkadaşımız! Biz sahip Çıkacağız.”

 

“Aslında hiç kimse kimsenin insanı değil. İnsanları insanlara bıraksanız ya... “

 

İntihar eden şair Soysal Ekinci onun bu süreçte yakından tanıdıklarından biridir... Soysal’ın trajik öyküsü onu çok etkiler. Soysal ve onun itiraz ettiği her şey Hacer’in belleğinde hiç eskimeyen bir öncelik edinir.

 

“Soysal Ekinci ile ölümünden dört-beş yıl önce tanışmıştım. Her zaman içine kapanıktı. Cezaevinden çıktıktan sonra, bir tepki olarak “susma” kararı almıştı.Hiçbir yerde konumlanamamıştı. O dönemde, Taksim’de oturan belli insanlar nedense hep intihardan söz ederler, solcu şairler, intiharın edebiyatını yaparlardı. İntihar edene saygı duy, ama edebiyatını yapma.”

 

“Almanya’dan döndükten sonra intihar haberini televizyonda izledim. Ölümünden sonra birdenbire pek çok insan “Soysal’ın yakın arkadaşı” oluverdi! Gazetelere demeçler verdiler. Oysa yakın arkadaş filan değildiler, hatta Soysal’ın özellikle arkadaş olarak görmediği kişilerdi. İntihar edebiyatının yanı sıra başka bir edebiyata başlamışlardı: Ölümler üzerinde kendini kurma... Soysal’ın çaresiz kalması beni üzmüştü. Çalıştığı yerden parasını alamadığını yazmam insanları kızdırdı. Öyle ya,solda ne olursa olsun, bir şey söylenmeyecek, ölen öldüğüyle kalacak ve devrimciler arasında “büyük devrimciydi” diye konuşulacak. Soysal intihar etmeden önce yazdığı Çağrı adlı kitabındaki bir şiirinde şöyle diyor:

 

“Aydınlar ahh en yakınındakine bile uzak duran aydınlar!... / Her devinime anlaşılmaz bir homurtuyla karşı çıkan aydınlar / Elektronik çağın oyduğu çağdaş mağaralarda / Ağzından köpükler akıtarak sahte bir esrime gösterisiyle / Çıkar dilenen şeyhler gibi, aydınlığı zikreyleyip karanlıkta yaşayanlar.”

 

“Dünya işlerinden, devlet, devrim ve parti işlerinden, basın açıklamalarından başımızı kaldırıp görmek istemediğimiz o kadar çok Ali Abi var ki...Ben kocaman kocaman düşünenlerden daha “küçük” düşünüyorum belki... Ali Abi işin hamalıydı ben de işin hamalıydım. Ben kocaman kocaman düşünemem, benim küçük düşlerim var. Tinerci Metin’in yalnızca Metin olmasını sağlamak, Ali Abilerin yakınında olup vapurda onları yalnız bırakmamak, Soysal’ın bilgisayarını satmasını engellemek, Tuncer Abiye yapılan işkenceyi belgelemek, sol basın çalışanlarının maaşlarını zamanında aldığını görmek gibi...”

 

“Taksim’deki yazar-çizerlerle tanışınca hayal kırıklığı yaşadım. Cezaevinden çıkan insanlardaki kadınlara ve hayata açlığı ve değişimleri gözlemledim. İnsanlar bir sürü şey yaşayacaktı ama bu “yaşama” işinde bir sorun vardı. Aşık ol, gece ve gündüz el ele dolaş. Oysa, barların çoğalmaya çalıştığı o dönemde sadece “gece” vardı onların hayatlarında.

 

Sabahleyin bambaşka biriydiler. Gece bambaşka hayatlar, gündüz o hayatların inkarı ile yaşayan insanlar beni tiksindirdi. Kadın arkadaşlarda ise hep, aldatılmışlar, yıkılmışlar, perişan olmuşlar hali. Ve solda oldukları için de bunu bir türlü ifade edememe hali. Açıkçası soldaki erkeklerden korkuyordum. Bir şey diyecekler, bir şey isteyecekler diye, hep diken üstündeydim. Hep bir çocukluk numarası yapıp kaçıyordum. Çünkü kafamdaki güzel hayali bozsunlar istemiyordum. Bu nedenle belli mekanlara gitmedim, kendimi daha çok evde yaşadım Beyoğlu’nda... Evde ve kendi kabuğumda. Ve mümkün olduğunca başka insanlarla...

 

“Erkeklerde bir dünya görüşü falan değil bir kalıp var. Ya onun içinde var olacaksın ya da olmayacaksın. Ben olmadım ve olmayacağım... İçlerinden hep senin gibi özgür yaşamayı istiyorlar. Ama seni anlamak yerine bir sürü mazeretleri oluyor...”

 

Hacer kendi kimliğini ve tarzını oluşturmuş bir muhaliftir... Hacer için muhaliflik bir tanım, giydirme bir adlandırma değil, somut bir yaşam tarzıdır.

 

O kırmızı suyun huysuzu...

12:55 - 19/5/2006 - Yorumlar {3} - Yorum Yaz

Badem - 2

Bulundugu yer: Karikatur

04:12 - 16/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

GENÇ SİVİLLER RAHATSIZ

Bulundugu yer: Haberler
Bu ülkenin hastanelerinde doğmuş, okullarında okumuş, 16-35 yıldır burada yaşayan,   kimsenin üniformasını giymeyen, şiddetle  uzaktan yakından bir alakası olmayan sivil bir grup genç Türkiye Cumhuriyeti  yurttaşı olarak son dönemde Kürt meselesi çerçevesinde yaşanan gelişmelerden fena halde rahatsızız.

'Gençler geleceğimiz' edebiyatının dibine vurulmuş, geleceği belirsiz gençlerin  yaşadığı  bu topraklarda  rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da yetişkiniz.

Yine de cumhuriyetin gençlere emanet edildiğinin çokça dillendirildiği 19 Mayıs günü, bu emanetin üzerimize yüklediği sorumluğun gereğini yerine getirmek için bildiriye imza atan bizler;  sorunun bu hale gelmesinde sorumluluğu en az, elleri en temiz olan biz genç siviller;
ortak geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp tarihe not düşüyoruz:
"Durun Kalabalıklar, Bu cadde çıkmaz sokak"

Buradan çıkış yok çünkü Kürt sorununda çözümü  askerlere havale eden, daha az demokrasi ve özgürlük, daha çok korku ve güvensizlik vaat eden Terörle Mücadele Yasası gibi 'Baba'dan kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse,  sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal gerilim de artacak.

Bu coğrafyaya çok acılar çektiren otoriter ve  milliyetçi dil bizi birbirimizden koparıyor.
Tehlikenin farkında mısınız?

Bugün Kürt Sorunu'nu çözümü doğrultusunda  hiçbirimizin önüne bir gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir.

Kral Çıplak!

Bugün barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir. En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir.

Çünkü bu coğrafyada hem de bugünlerde kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı yok.

Yoksa bu ateş hepimizi yakar.

Bu ülke; Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşı'nda, Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratan süreçte diğer tüm 'çılgınlar' kadar 'Çılgın Kürtlerin' de gösterdikleri ortak fedakarlıklar sayesinde bugüne ulaştı.



03:45 - 16/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

Seni Göriverince "Annah dimişim..."

Bulundugu yer: Ordan-Burdan
Güzel yurdumun güzel insanları!..

Lütfen aşağıdaki linke tıklayın ve sesli izleyin.
Çok güzel....SESİ AÇMAYI UNUTMAYIN:

http://www.resimload.com/140522/cmbxfwIh.swf

11:21 - 13/5/2006 - Yorumlar {2} - Yorum Yaz

Romancı ve Yayımcı Erdal Öz’ü Kaybettik

Bulundugu yer: Haberler


Türkiye’nin son yirmi beş yılının en önemli yayınevlerinden Can Yayınları’nın kurucusu ve yöneticisi olan Öz, Türk solunun 12 Mart deneyimini edebiyata taşıyan yazarlardan da biriydi.

Erdal Öz 1935 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. Babasının memuriyeti nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Anadolunun çeşitli yerlerini gezerek yaptı; 1953’te Tokat’ta lise diplomasını aldı. Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Arkadaşlarıyla birlikte ‘e’ dergisini çıkardı. 1960’ta ilk öykü kitabını (Yorgunlar) ve ilk romanını (Odalarda) yayımladı. 1974’te, 12 Mart döneminin ardından solcu bir aydının yaşadıklarını anlatan romanı Yaralısın adlı romanı basıldı. Bu kitap, Macar, Alman, Arap, Makedon ve Hollanda dillerinde de yayımlandı. Daha sonraki yıllarda Kanayan (1973), Havada Kar Sesi Var (1987), Sular Ne Güzelse (1997) ve Cam Kırıkları (2001) adlı öykü, Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976) ve Gülünün Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitapları yayımlandı. Öz’ün çocuk edebiyatı alanında da Alçacıktan Kar Yağar (1982) ve Kırmızı Balon (1990) iki kitabı bulunuyordu.

Erdal Öz, Türkiye’nin yakın tarihinin önemli yayımcılarından biriydi. 1981 yılında kurulan ve ilk yıllarında çocuk edebiyatına ağırlık veren Can Yayınları özellikle edebiyat alanında yayımladığı kitaplarla ülkemizin önemli kültür kuruluşlarından biri oldu.

Öz, 6 Mayıs 2006 günü hayata veda etti.

01:19 - 10/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

NAR TANESİ - I

Bulundugu yer: Yazilarim

 NAR TANESİ – I / OĞUZ ARTAN - İSTANBUL


“Daha ne olsun, yarayı derin almıştık”

 

“Ortak bir tarih yaşadık, dolayıyla hepimizin öyküsü hem aynı hem de çok farklı.İçinde yer aldığım Devrimci Yol geleneğini siyasal bir bilincin sonucu olarak değil, arkadaşlarımın çoğunun Devrimci Yol içinde yer almasının etkisiyle seçtim. Bizi devrimci hayatla tanıştıracak rastlantılar, vesileler olmasaydı, hayat kurgumuz daha mı farklı olurdu bilemiyorum.”

 

“Zaman zaman, kendimizi devletten daha fazla sertleştirdiğimiz, çok katı kurallarımızın olduğu bir direniş süreci içinde bulduk. Kendimize karşı daha sert, acımasız olmamız, kendimizi geliştirmemiz çerçevesinde büyük yanlışlara varabilecek, siyasal sonuçları da beraberinde getirebilecek bir sürecin adımları atılıyordu.”

 

“Tekrar sorgulanmaktan korkuyordum ama, bir o kadar da dışarıya çıkmaktan korkuyordum. Çünkü dışarıda saklanabilecek koşullarımız yoktu. Dışarıda yaşamaktansa cezaevinde yaşamayı yeğlediğimden, içeride kalmayı garantilemek için örgüt üyeliğini kabul ettim.

Sorgu hakiminin, karamizah tarzda söylediği “işsizlik canına tak ettiğinden mi kabul ediyorsun” sözleri hala kulaklarımdadır. Dışarıya çıkmaktan korkuyordum. Bu benim gerçeğimdi, dışarıdan içeriden daha çok korkuyordum...”

 

12 Eylül’de içeri ile dışarı arasındaki ayrım silinmiştir. Sorgu mekanları ise, dışarı ile içeri arasında bir “ara bölge” gibidir... Legal veya illegal olarak dışarıda yaşamak bir “kahramanlık”tır... O döneme ait kullanılan; “içeridekiler kadar dışarıdakiler de kahramandı” cümlesi önemlidir.

Komünlerde yaşanan gerilim aslında “ben” “biz”, ilişki ve çelişkisine denk geldiği gibi, “biz”in kendi geleneksel iç sorunları ile de ilgili. Her çatışmanın, siyasi, insani, psikolojik boyutu olduğu açık olmasına karşın, sol resmi edebiyat, “sol kırılır sol içinde kalır” mantığı ile bu tür çatışmaları ya direkt siyaseten okuyarak geleneksel yöntemlerle çözmeye çalıştı ya da, “iç tüzük” işleterek, sorunlu kişiyi “artakalan” ilan edip dışlamaya çalıştı.

 

“Özellikle, yanlışları açıkça eleştirme yöntemim, “biz” olmanın geleneklerine ters düştüğü için, özellikle bu davranışım bizim gelenekteki arkadaşlarımda rahatsızlık yaratırdı.

 

Sorun benim üzerimde siyasi inisiyatif kuramamalarıydı. Tek sıkıntıları buydu, böyle ciddi bir sorunları vardı. Zaten solun bütün mekanizmaları tarih boyunca böyle çalıştı. İrademizin dışına çıkan her şeyi, kontrol altına alamayınca dışlamaya çalıştık. İnsanlar, diğerlerini kontrol etme gereğini neden hisseder? Sınırlar çizmek, temelde korkunun, yetmezliğin getirdiği savunma mekanizmalarıydı.”

 

“İradeleri üzerinizde etkili olmayınca da dıştalanıyorsunuz.”

 

“Bu somut durum üzerinden, o dönemdeki devrimci yaşamın bir parçası olarak birbirimize yaptığımız baskılar sorgulanabilir. Belki de ilk baştan yumuşak bir insanı son derece katı ve sekter hale getiren siyasal ilişkiler neydi?”

Bir yanıyla siyasal çaresizlik, yalnızlık... Ama diğer yanıyla, evi ve okulu düşleri için terk eden çocukların “aile örgütü”ne, “eve” anneye-babaya geri dönmesi...

 

“Çıkarken, aynı davadan arkadaşlarım değil, bir başka davadan bir arkadaş koluma girdi, beni evime/anneme teslim etti.”

 

Sorun kendimi fazlasıyla yalnız hissetmem veya yalnız bırakılmam ile de ilgiliydi...

Bütün dengelerim bozulmuştu... Siyasal koşullar, hayat koşulları, işsizlik, insani durumların kuşatmasıyla tekrar kötüleşmeye başladım. Kendimi dışa vurmak için aklıma ne gelirse konuşuyordum... İstiklal caddesi’nde yüksek sesle konuşarak dolaşıyordum..”

 

Sokak, Oğuz için bir tür diyalog arayışıdır. Karşılaşmak, temas etmek, sesini, sözünü duyurmak için bir umut mekanı... Ama en çok, varlığını hissettirmek, “Bu dünyada Oğuz diye biri yaşıyor, görün, duyun” demeye getirir.

 

“Demiştim ya; yarayı derin almışsak çok da fazla yapabilecek bir şey yoktu. O dönemdeki her davranışıma, her cümleme sahip çıkıyorum. Yanlış, kötü şeyler yapmadığımı biliyorum. Utanç ve rahatsızlık duymadığımı özellikle belirtmek isterim... Masumum... Birilerine rahatsızlık vermişsem farkında olmadan olmuştur...”

 

Arkadaşı Sonat’ın anlattığı önemli bir detay daha var:

 

“O süreçte Oğuz’a annesinden emekli maaşı bağlattım. Toplu bir para alınca, parayı çarçur etme dedimse de parayı bir güzel yedi, yedirdi. Bazen devrimcileri anlamak oldukça zor bir şey; çevresindekiler de durumu bildiği halde o parayı birlikte yediler. Eline hayatı boyunca geçebilecek en son ve bayağı önemli bir paraydı.”

 

Yarayı derin almıştık” temel cümlesinin siyasi, insani karşılıkları üzerinde düşünmeğe değer. Aslında sadece bu cümleden çıkarak bile, hem devletle, hem de kendi içimizde yaşadığımız ilişki ve çelişkilerle yüzleşmek mümkün...

 

“Devletle karşı karşıya geldiğimiz süreçte aldığımız yarayı, birbirimizle ilişkilerimizde daha da derinleştirdik... “

 

“Hep, bir başkaldırı tarafım olmuştur. İçinde olduğum ilişkilere göre, “sorunlu” ilişki olmuşumdur. Bu belki benim kişiliğimle, özgürlüğe olan tutkumla ilgiliydi. Üzerimde baskı yaratacak her şeye karşı bir ret vardır bende.

 

“Eve geldiğimde, çevremde sadece birçoğu politik bile olmayan çocukluk arkadaşlarımı bulmak içimi acıtıyordu......Ama siyasi olarak tanımlanmamış bu dostluklar çok önemli zamanlarda önemli bir boşluğumu kapadılar, yaralarımı sardılar, toparlanmama yardımcı oldular.”

 

Bütün bu öykünün birden çok kıssadan hissesi var. Belki de insanların görmek istemedikleri Oğuz değil. Oğuz’u herkes yüzeysel olarak görüyor ama öyküsünü bilmekten korkuyor. Çünkü, o öykü herkesin kendisi ile yüzleşmesinin aracı olacak. Oysa insanlar kendileriyle yüzleşmek istemiyorlar. Bunu da, kendi tarihlerini kendilerinden bile gizleterek yapıyorlar!

 

Sonat’ın kıssadan hissesi şöyle:

 

“Şunu unutmamak gerekiyor; pek çok insan cezaevlerinden sağlıklı ve sağlam çıktıysa Oğuz gibi insanların bedeliyle de çıktı. Birileri bedel ödedi, ama birileri çok daha ağır ödedi, O yakışıklı çocuk ne hale geldi... Cezaevindeyken hastanede “pişmanlık” dilekçesi imzalamasını bile istiyorlar, reddedince de yeterince tedavi etmiyorlar. Komün bakmıyor ama “mafya” diye adlandırılan biri bile yardım ediyor! Haydi bakalım çık çıkabilirsen bu işin içinden... Onun durumunda olan pek çok insan sosyalizme küfredebilirdi. Zaman zaman; “Bütün bunlar yanlış olsa da bu tür şeyler olabiliyor, benim başıma gelenler başkasının başına da gelebilirdi” diye sorunu hafife aldığı bile oluyor. O, sosyalizmi içselleştirdiği için, her şeye rağmen sosyalist kalmasını bildi...”

 

“Ama sonuçta herkes kendi trajedisini kendisi yaşıyor. Esasında trajediler zaten yalnız yaşanır.”



Dostçakalın...

01:44 - 23/4/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

HESAPLAŞMA

Bulundugu yer: Haberler
"HESAPLAŞMA"  ÇIKTI












HESAPLAŞMA, 68 GENÇLİĞİ VE KATLEDİLİŞİ

TUNCAY ÇELEN –ÖMER GÜRCAN

Süvari Yayıncılık, ART OFSET, Ankara, 2006, 582 sayfa


Bugünülkemizde yaşanan sıkıntılar,yalnızca bugüne ilişkin sorunlardan kaynaklanmamaktadır.

Ülkemiz bu bunalımlı günlere ülke bağımsızlığından ödünler verile, verile getirildi.

  Bağımsızlığı ve demokrasiyi,  savunanlara sehpa kuranlar, 12 Mart Muhtırasını verenler, 12 Eylül kabusunu  yaşatanlar,

ülkemize değil, sadece  emperyalizmin çıkarlarına hizmet ettiler.

(KITABI ŞU ANDA BULACAĞINIZ KİTAPEVLERİ:)

06:58 - 9/4/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

Badem - 1

Bulundugu yer: Karikatur

03:02 - 15/3/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

NAR TANELERİ – SEZAİ SARIOĞLU

Bulundugu yer: Yazilarim

 

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırdı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.”

BİLGE KARASU, Narla İncire Gazel

 

Sezai Sarıoğlu’nun Nar Taneleri adlı kitabı bu sunum ile başlıyor. “Ezber bozan öykülerden oluşan Nar Taneleri; tarih,öteki ve ayna korkusunu yenmek için kendimizle ve tarihimizle yüzleşmenin gayriresmi sivil imkanı”.Yazarın; nar tanelerinin öykülerini derleyip kitap haline getirmesinin amacını,sunuş bölümünden, kendi cümlelerinden aktarmak istediğim için sözü ona bırakıyorum. Dostçakalın.

 

“Siyasal tarihin içine serpiştirilmiş, hem neden hem de sonuca dönüştürülmüş, şurada burada çat kapı ayaklarımıza dolanan nar tanelerini övmek isterim...Evin de tarihin de beti bereketidir onlar...Övmek isterim...

 

Dün ile bugün arasındaki örtüşmenin, çatışmanın ve yüzleşmenin anlamlı olabilmesi, geçmişin bilgisinin açığa çıkarılması ile mümkün. Bunun mantığının, araçlarının ve dilinin nasıl olacağı ise pek bilinmiyor. Veri olan tek şey, geçmişin bütün bilgisinin ve tecrübesinin/deneyiminin “sol resmi tarihlere”, örgütlerin hafızalarına terk edildiği ve bu hiyerarşik bilginin siyasal egemenliği..Ama bu verili durum; geçmisin bilinmesi gereksinimini ortadan kaldırmıyor, tersine, her birimizde saçılmış bir biçimde var olan bilgilerin açığa çıkarılmasını daha da gerekli kılıyor. O halde, her bireyde saklı olan bilgilerin kıymetinin farkında olmak, o tarihi oluşturan insanın, bilginin açığa çıkarılmasını, görünür kılıp toplumsallaşmasını sağlamak gerekiyor.

 

...Eğer bu özgül tarih, örgütlerden daha büyük, daha fazla ve daha kıymetliyse, onu oluşturan binlerce insanın kendi hayatının bilgisine sahip olmasından, öteki’lerin bilgisini öğrenmesinden ve bir tarih hazinesi olan her türlü bilginin toplumsallaştırılmasından doğal ne olabilir? Her devrimcinin devletle ve sistemle yaşadığı çatışmalar, her devrimcinin kendi geleneği içinde yaşadığı örgütsel, siyasi, psikolojik haller, her devrimcinin öteki geleneklerle ilişki ve çelişkilerde yaşadığı durumlar ve sonuçta her birimizin toplumsal hayatla kurduğumuz sonsuz karmaşa resmi tarihin siyasal saptamalarına indirgenebilir mi? Bu karmakarışık tarih, toplumsal, moral, insani, estetik, sosyolojik, psikolojik vs. bağlamlarından koparılarak salt siyasetin, salt örgüt edebiyatının dolgu malzemesi olarak ele alınabilir mi?

 

Evet, insansız hatıra olmadığı gibi, insansız tarih de yoktur... İnsana, insanın özgürlüğüne yapılan bütün teorik/pratik vurgulara karşın sol resmi tarih, neredeyse tüm zamanlarda hareket halindeki insanın bütün hallerde söylemesini ve eylemesini anlamaktan yoksun kaldı. Tek düze siyasi saptamaların, belli aralıklarla yayımlanan “mevcut durum ve vazifelerimiz” yazılarının, kongre ve konferans kararlarının unuttuğu/unutturduğu o tarihi oluşturan somut insanları, somut yaşam öykülerini açığa çıkarmak bu nedenle çok önemli...

 

Çok önemli bir tarihsel sürecin bilgisi ortada yok... Bir tür susmanın kurumsallaştırılması!...

Yapılması gereken, bu döneme ait belge ve bilgilerin derlenmesi kadar, sürece katılmış bireylerin kişisel öykülerini anlatma konusunda özendirilmesidir. Binlerce insan, gerek aldıkları sol terbiye gereği, gerek ihmal, gerekse de başka kaygılarla yazmamakta, konuşmamaktadır. Bu tür çabaların, geleneklere “rağmen”, “sivil” yapılamayacağı, yapılsa bile geçmişi değersizleştirme olarak algılanacağı gibi kaygıların da yaygın olduğunu belirtmeliyim. Oysa yapılan ve yapılması gereken çok açık: Ne güzelleme, ne de değersizleştirme, “kayıp insan” ve “kayıp bilgi”nin eş zamanlı ortaya çıkarılması, tarihin insanileştirilmesi...

 

Sol edebiyatta, ölenlerimizin bile sadece bir kısmının isminin bilindiği, “efsaneleşmiş” figürler dışında hayat hikayelerinin hemen hemen bilinmediği ya da ancak meraklılarca özet bilgiler olarak bilindiği de bir gerçek. “Şehit” sözcüğü üzerinden bir siyasal dilin kurulduğu, kahramanlaştırma edebiyatının örgüt, tüzük ve program güzellemesi bağlamında somut insanı, somut militanı gizlediğini düşünürsek, yeni anlatımın yeni bir dili ve sözcükleri gereksindiği de anlaşılabilir. Bu çalışma, ölen/öldürülen ya da yaşayan devrimci kişilerin, resmi tarihi yeniden üreten ajitasyon-propaganda metnine indirgenmesine sessiz bir itirazdır.

 

Bu nedenle, evin ve tarihin bereketi “Nar taneleri” nin hikayelerini küçümsememek gerekir...

Örgütlere, tüzük ve programlara, alışkanlıklara, toplumdan devralınan dönüştürülememiş geleneklere, birbirimize ve kendimize devlet olarak da yenildiğimiz unutularak, yakın ve uzak tarihle yüzleşilemez. Şunu söylemek istiyorum: Devrimin devrimcilere, devrimcilerin devrime, her bireyin kendisine ve yine herkesin bir diğerine yenildiği bir diyalektik karmaşadır bu... Belki de bir dizelik bir özet: “Hep kaldıramayacağımı kucakladım...”

 

Sosyal teorinin gidişatı ile ilgilenen dikkatli okur, yaşam öykülerinin içinde, sadece geçmişi değil, yeni bir geleceğe katkıda bulunabilecek veriler de bulabilir. Eşitlikçi ve özgürlükçü sosyal düşünce, toplumsallığın örgütlenmesinde “biz”in hareketi kadar, “ben”in/bireyin tarihsel hareketini de dikkate almak zorunda. Bunun anlamı eski teori ve pratiği, bizzat kendi iç olanaklarıyla çözmek ve yeniden kurmakla ilgilidir..

 

Bireyin tarihi ve hareketi ile ilgili her durumu, geleneksel siyasetin aklıyla ve araçlarıyla anlama ve çözümleme geleneği yürürlükte. Oysa siyasetin aklıyla, sosyolojinin, estetiğin aklı aynı olmadığı gibi, “biz”in aklıyla “ben”in aklı, örgütsel aidiyet koşullarında bile özdeş değildir. Geçmişte, sosyalistlerin toplumsal halleri yorumlama ve değiştirme biçimlerinden üretilmiş ideolojik/politik genel rehberi ve karşı koyma biçimlerini bu gün de aynen kullanmak, “Kırmızı yanlışlarımı çok severim” dizesiyle açıklanabilir.

 

Siyasetin aklının her şeye egemen olduğu, sosyolojinin, etiğin, estetiğin aklının ikincilleştiği, “biz”in aklının “ben”in aklını hiçlediği, geçmişin aklının şimdiki aklı körleştirdiği koşullarda, geçmişin, şimdinin ve geleceğin sesi arasında yeni bir uyum gerekiyor. Örgütsel, siyasal, ideolojik aidiyetlerin 12 Eylül öncesinde ve sonrasında aldığı biçimlerin eskidiği, ama sosyolojik, psikolojik alışkanlıklar olarak bir şekilde varlığını koruduğu, öykülerin satır aralarında sezilebilecek bir durum...

 

Nedenini kaybetmiş bir tarihsel sürecin ya da nedenini ve sonuçlarını özdeşleştirmiş bir tarihin, hem “nedeni” hem de “sonucu” olan binlerce insan ve binlerce yaşam öyküsü, hemen şuracıkta, yanıbaşımızda anlatılmayı, yazılmayı, paylaşılmayı bekliyor...”

 

Bu yazı burda bitmeyecek, birkaç Nar Tanesi’nin kısa öyküleri ile devam edecek....

Şimdilik dostçakalın.......

 

 

02:46 - 15/3/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz

ÜSTTEĞMEN YUSUF NİŞ'e TEŞEKKÜR

Bulundugu yer: Haberler

TEŞEKKÜR - yapımcı: Sarp Kuray 16/02/2006 -- 11:29 - www.yeniyol.org/yeniyol


“Sarp Kuray Resneli Niyazi Bey'in komitacılığının,Yakup Cemil'in gözü karalığının, Mustafa Kemal'in zekiliğinin 1970'lerde buluştuğu çok özel ve çok önemli bir vatanseverdir. Ben O'nu böyle tanıdım. Arkadaşı olmaktanşeref duyarım.” (Yusuf Niş - http://benimblog.com/Farecik/)


“KENDİMCE” adlı internet sitesinde çok eski arkadaşım 12 Mart döneminde ordudan ihraç edilmiş ve ağır bedel ödemiş Üstteğmen Yusuf Niş’in benimle ilgili değerlendirmesini okudum kendisine selam ve sevgilerimi iletirim. Yusuf Niş gibi devrimci ve yurtsever insanların varlığı emperyalist kuşatmaya karşı ülkemizin en büyük teminatıdır.
Sarp Kuray

05:40 - 13/3/2006 - Yorumlar {2} - Yorum Yaz

KINIYORUM !!! / SARP KURAY ÖMÜR BOYU HAPSE MAHKUM EDİLDİ.

Bulundugu yer: Haberler


http://www.yeniyol.org/yeniyol/
SARP KURAY ÖMÜR BOYU HAPSE MAHKUM EDİLDİ. ( EDİTÖR )


Yıllardan beri kimlikleri bizlerce malum alçaklar cephesi sonunda muratlarına erdi. “Devletin sol ayağı(!)” dedikleri sitemiz yazarlarından Sarp KURAY, İstanbul, 9. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti tarafından oybirliği ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Heyet, 59. Maddeyi uygulayarak, vermiş olduğu bu cezayı müebbet hapis cezasına çevirdi.

Oysa aynı mahkeme bundan önce üç kere Sarp Kuray’a, 168. Maddeye istinaden “silahlı çete oluşturmaktan” 15 yıl ağır ceza vermiş olmasına karşın; bu kez Yargıtay’ın 9. dairesinin bozma kararına uyarak, cezayı 146/1 maddesinin kapsamı içine alarak ömür boyu hapse çevirmiştir.

İşin ilginç yanı, Sarp Kuray bu davada tek başına yargılanmaktadır. Yani hukuk sistemimiz ilk defa tek kişinin anayasayı silah zoruyla değiştirebileceğine kanaat getirmiştir.

Biz bu kararın konjonktür olarak siyasal baskılarla alındığı kanaatindeyiz. Türkiye, iç ve dış gericiliğin kuşatması altında, toplumsal çözümler konusunda ciddi bir yol ayrımına gelmiştir. Süreç herkesi yerli yerine oturtmaktadır.

Sitemiz bu konuda başından beri açık ve anlaşılır bir şekilde nerede ve nasıl durduğunu tavizsiz sergilemektedir. Şunu da iyi bilmektedir ki “kuştan korkan darı ekmez.” Bu yol ağzının puslu havası bazı çakalların işine gelmektedir. Bunların hangi düşüncelerden, hangi maddi kaynaklardan ve emperyalist odaklardan beslendiklerini biliyoruz.

Türkiye’yi Amerikan ve AB konseptleriyle bütünleştirmek isteyen zihniyetlerin ektiği tohumlar mahsul vermeye başlamıştır. Anti- emperyalist olan, barıştan yana olan, yoksulluk, açlık ve sefalete karşı mücadele eden, Bağımsız Türkiye özlemindeki herkes sırasıyla bu gidişattan nasibini alacaktır.

Sarp Kuray, 1993 sonunda ülkesine döndüğü zaman basına yaptığı ilk açıklamasında sarf ettiği sözler şunlar olmuştu: “Avrupa’da mutlu olamadım. Ülkemi özledim. Ne bedel varsa ödemeye hazırım. Ülkemin hapishaneleri Avrupa’nın renkli başkentlerinden daha iyidir.” Devamla; “32 yıldır devrimci mücadele içersindeyim. Bu süre içinde iki askeri darbe gördüm. Gelinen noktada devrimci örgütlerin marjinalleştiğini, kitlelerden koptuğunu gördüm. İllegal zeminde yapılan mücadelelerin sonuçta paylaşım savaşına ve İttihat Terakki metotlarına dönüştüğünü gördüm. Bu olumsuzluklardan sonra hiçbir çıkar gözetmeden girdiğim devrimci mücadelenin bu konuma gelmesi beni rahatsız etti. Konu Türkiye halkı ve yoksul yığınlar ise, onlara gidiş metodunu bu olumsuzluklar dışında aranması taraftarıyım.”demiştir.

Bu andan itibaren soysuzlar cephesi, Sarp Kuray’ın, “devletle anlaştığının”, “Genelkurmay’ın adamı” olduğunun, “derin devletin sol ayağı” olduğunun ve hatta bazıları hızını alamayıp “devletin serçe parmağı” olduğunun,” itirafçı”, “mafya” olduğunun çeşitli yayın organları ve yayımlanmış kitaplarda yaygarasını yapmışlardır. Bunlardan bir gömlek daha aşağılık olanlar meyhanelerde, barlarda, tiyatro kulislerinde, derneklerde ve parti toplantılarında, sahil kentlerinde kurulmuş bol dumanlı rakı sofralarında, ikinci sınıf insan ilişkilerinde, bu soysuzların yazılarını belge kabul edip, üstüne de dumanlanmış demli kafalarıyla biraz daha katarak bu pespaye kampanyada yerlerini almışlardır.

Sarp Kuray’ın, sitemizde yayınlanan ve bütün bunlara yanıt niteliği taşıyan “Kamuoyuna Açık Mektup” una karşılık, hiçbir ses çıkartamamışlardır.

Şimdi soruyoruz: Sarp Kuray’a yağmur gibi yağan bu cezaları “entelektüel(!)” birikimleriniz içinde nereye sokuyorsunuz?

Bunun böyle gideceğini sananlar yanılmaktadır. Ülkemiz 1919’ların ruhuyla, bu emperyalist kuşatma ve gericiliği köklerinden söküp avadanlıklarıyla birlikte tarihin çöp sepetine gönderecektir.

Sitemiz verilmiş olan bütün hükümlere karşı, siyasal ve hukuksal planda mücadelesini sonuna kadar yükselterek devam edecektir.

07:14 - 3/1/2006 - Yorumlar {4} - Yorum Yaz

Adem - 1

Bulundugu yer: Karikatur

02:25 - 15/12/2005 - Yorumlar {1} - Yorum Yaz


Banner
Ana Sayfa
Profil
Arşiv
Arkadaşlarım
  • Bloglar Alemi
  • Yeniyol Gazetesi
  • Wikipedia Ansiklopedisi
  • Edebiyattürk
  • Felsefe Ekibi
  • Yüreğinin Götürdüğü...
  • Kahtalı Kardelen


  • Son Eklenenler
    - Hrat Dink: Cinayetin suçlusu basın ve medya
    - Beş bin kişi Dink için yürüdü
    - KINIYORUM... !!!
    - 2006 Erwin-Fischer Ödülü Aziz Nesin Vakfı'na
    - AMERİKA'nın IRAK'ı İŞGALİ'nin SEBEBİ
    - NAR TANESİ - III
    - Günün Sözü
    - RİCE - Lütfü Çakın
    - NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...
    - Günün Sözü
    - GLOBAZİTE
    - 27 Mayıs Nasıl Mezara Sokuldu?
    - Ölümü’nün 24’üncü yılında PETER WEISS
    - NAR TANESİ - II
    - Badem - 2
    - GENÇ SİVİLLER RAHATSIZ
    - Seni Göriverince "Annah dimişim..."
    - Romancı ve Yayımcı Erdal Öz’ü Kaybettik
    - NAR TANESİ - I
    - HESAPLAŞMA


    Karikatürlerim
  • Badem-1
  • Adem-1





  • Pasta Express
    Free Web Counter
    Pasta Express



    Bloglar Alemi