| KENDİMCE |
Hrat Dink: Cinayetin suçlusu basın ve medyahttp://www.blogcu.com/yenidenisyan 'dan.Paylaşımları için teşekkürler... şu memleketin sittin sene aşamadığı, tarifi değil şu entrye, değil başlıklara, ansiklopedilere sığmayacak olan yurdum insanı tipolojisinin abuk resmi... ... yanarım ki, değil 70 milyonun, 6 milyar insanın bu zeka kıvamında büyüyüp serpilmesini sağlayan küresel ağalar varken, ben, değil bu ezilen insanlara kızmak, kendi ezilmişliğimle beraber, sonsuz acılar içerisinde üzülüyorum... yarattıkları insan, öyle bir insan olmalı ki bir defa; sen bunları, seçimden seçime hatırlayacaksın, cep telefonu ve inek karşılığında oylarını, yani özgürlüklerini satın alacaksın. ondan sonra da 5 yıl boyunca bu insanların siyasete bulaşmasına engel olmak için kırk takla atacaksın... size bir şey söyleyeyim mi: 70'li yıllarda sinema salonları neden dolup taşıyordu biliyor musunuz? memlekette sanat seviyesi yüksek olduğu için falan değil. insanlar meydanlara inip haklarını aramasınlar diye, sinema salonları devlet eliyle desteklendiği için... şimdi ne farkı var ki? bir şey düşünebiliyor mu ki şu beyin: memleket meseleleri hakkında tavır alabilecek, durumun ciddiyetini kavrayabilecek bir toplumsal yapımız olsun?... sabah seda sayan, öğlen ajdar, akşam gaffur... yetmedi mi, size gece yarısı izlemeniz için bir de tutti furitti yazıyorum... uyuşun! koyuncukların benim... bu hikayedeki koyun benim!!! bugün, birkaç saat önce, hrant dink öldürülmüş. ... adet gereği, birkaç gün boyunca, ağzı olan konuşacak bu memlekette. herkes saçmalayacak... ve sırf "ben de bir şeyler biliyorum" diyebilmek için adeta, bir sürü laf kalabalığı olacak ortalıkta... bu adamın gerçek katillerine bir sözünüz yok mu peki? ... memleket insanının zihnine tecavüz eden sapıklar paraya para demiyorlar şimdi? kurtlar vadisi hakkında ne düşünüyorsunuz? metal firtina paranoyaklığı hakkında peki? ... ya bundan 2 sene önce, almanya'dan hitler'in kavgam kitabını bu memlekete ihraç eden soysuzlar hakkında ne düşünüyorsunuz mesela? bunlar hazırlamadı mı bu cinayetin temelini? bu toplumu bu kadar geren bunlar değil miydi? ... ben bahse girerim, bugün bu cinayeti izleyen o sapık kesinlikle bir polat alemdar hayranıydı... e haydi konuşun şimdi... siz sadece olaydan olaya, yılda 2 bayram namazı eda eder gibi ah vah edin, bu magazinvari ah vahlarla da vatanın düze çıkacağına falan inanmaya devam edin... üç gün sonra bu olayı da unutun. unutun ki yenileri yaşansın... yıllardır, sadece önemli bir olay olduğunda konuşmayı adet haline getiren, olaydan iki gün sonra yine bildiğini okuyan bünyen ne kadar doğru laf edebilir ki memleket hakkında? seninkisi neye benziyor biliyor musun? = sürekli kavga eden komşuyu ayıran iyi niyetli ve saf komşununkisine... peki, sen bu komşu hakkında ne biliyorsun? sadece kavga ayırmakla tanıyabilir misin komşunu? uzaktan bakarsın öyle... hiç misafir oldun mu komşuna? evine gittin mi, çayını içtin mi, ekmeğini yedin mi?... pardon, bu senin komşun da değil lan; "bu", senin vatanın, ülken, yurdun, memleketin; yetmedi mi kendi ülkene ve ülke meselelerine komşu muamelesi yaptığın; yetmedi mi? ... daha ne kadar kan akması lazım hepimizin akıllanması için?... ... daha ne kadar olay lazım hayatın gerçek özneleri olabilmemiz için? pasif olmak insanligin sonudur!!! http://groups.yahoo.com/group/intihar_besiginden_notlar http://www.blogcu.com/yenidenisyan *yazılarımız üzerinde mülkiyetimiz yoktur! mülkiyet hırsızlıktır! isteyen dilediği yere yayabilir. 12:07 - 20/1/2007 - Yorumlar {1} - Yorum YazBeş bin kişi Dink için yürüdüRadikal Gazetesi / Sıcak Haber 22:40
AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant
Dink’in öldürülmesini protesto etmek için Taksim’de bin kişiyle
başlayan yürüyüş yol boyunca katılımlarla 5 bin kişiyi aştı.
Yürüyüşçüler sloganlar atarak Dink’in vurulduğu Halaskargazi
Caddesi'ndeki gazete binası önüne geldi. Kitle adına açıklama yapan
DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, şöyle konuştu:
11:27 - 19/1/2007 - Yorumlar {1} - Yorum YazKINIYORUM... !!!Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant DİNK İstanbul'da öldürüldü.Ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozarak, kardeş kavgalarının toz dumanı arasında "Ali Cengiz Oyunu" oynamaktan çıkarı olanlar, katliamlarına bir yenisini daha eklediler. Agos Gazetesinde yayımlanan "301'e Karşı 1 İmza" başlıklı haber nedeniyle hakkında "Türklüğü aşağılamak" iddiasıyla dava açılan Hrant DİNK'in Avrupa Parlamentosu milletvekillerine yönelik şu sözleri de çok anlamlıydı. "Biz Türkiye Ermenileri tarihte neler yaşayıp, yaşamadığımızı ve acılarımızı biliriz. Geçmişle hesaplaşmak gerekiyorsa bunu Türkiye'nin insanları olarak biz gerçekleştireceğiz. Ancak sizin bizlerle hiç konuşmadan bizler hakkında aldığınız kararları tasvip etmiyoruz. Eğer bize sorsaydınız, bu kararları almayın derdik. Türkiye'nin ve Ermenistan'ın barış içinde yaşayabilmesinin koşulları burada yaratılacak. Avrupa'nın çeşitli kentlerinde aldığınız kararların kimseye bir faydası yok." diyerek milletvekillerini eleştirmişti. Sadece Kafatasçı Türk Milliyetçiliğini değil Ermeni Diasporasını da karşısına alacak şekilde, kendisini ait hissettiği bu toprakların insanı olarak, bu topraklarda yaşanmış ve yaşanan haksızlıklarla mücadele etmeye gönül vermiş Türkiye'li bir aydındı. Türkiye'nin gerçek halkçıları ve yurtseverleri; emperyalist kuşatmanın, ülkemizin sorunlarının çözüm yollarını tıkamak için planladığı bu türden provokasyonları boşa çıkartmak için birleşelim ve bu katliamı hep birlikte kınıyalım. Dostçakalın... 11:27 - 19/1/2007 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz2006 Erwin-Fischer Ödülü Aziz Nesin Vakfı'na
04:22 - 23/7/2006 - Yorumlar {1} - Yorum YazAMERİKA'nın IRAK'ı İŞGALİ'nin SEBEBİHamed -(08-07-2002 / Al-Ittihad)03:21 - 10/7/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazNAR TANESİ - IIINAR TANESİ III / ALİ KÜÇÜK - ZONGULDAK “Arayan sularda arasın beni...” Sevgili Ali, bana hep annesinden söz eder, “sen asıl annemi yazmalısın, onu görsen, ezberin iki kere bozulacak!” diye takılırdı... Annesine dair öyküleri, tiyatro yaparcasına anlattıkça, Puşkin ve Lermantov’u Rusça’sından okuduğunu duyduğum “iki kere laz!” annesini merak ederdim. Annesi ile tanışmak, Ali’nin 25 Ocak 2000 Salı günü, 17.45 Eminönü-Üsküdar, Barış Manço adlı şehir hatları vapurunda, kapüşonlu bir anarok, yelek, kimlik, gözlük, göz damlaları, bir miktar para, üzerine notlar alınmış Eskişehir Sedef Turizm bileti ve Seyfi’nin (Öngider) ev telefonunun yazıldığı ganyan kuponundan kesilmiş bir kağıt bırakıp, “atlamasından!”, “kaybolmasından!” ya da “intiharından!” aylar sonra oldu... “Bana “anne” yerine Lazca “nana” derdi. Sesi kulağımda... Bu olay olunca”mutlaka gelecek”, şeklinde bir şok geçirdim. Sanki bir yere gitti de gelecek. Zaten politikadan yakalanıncaya kadar uzun yıllar onu pek görmedim. Mamak’ta olduğunu öğrendiğimde “artık nerede olduğunu biliyorum” diye çok sevinmiştim.” “Sence Ali nereye gitti? Ben anne olarak fark etmedikten sonra kime ne diyebilirim ki... Ali’nin çıkardığı gazeteyi almıyorlarmış,diye duydum. İnsan bir tane gazete almaz mı? Gazete satın alsalar olmazdı belki... Gazete ne kadar para ki... Solcu olan gazete okumaz mı?... Kime ne diyebilirim ki?... Anne olarak nasıl fark etmemişim?” Ali’nin eşi Selma Küçük.....1960 Aydın/Nazilli doğumlu.Ondan dinleyelim; “Her şeye rağmen, o dönemdeki, özellikle 12 Eylül öncesindeki insan ilişkilerini, dostlukları, karşılıksız sevmelerimizi özlüyorum. Her yerde böyle miydi bilmiyorum. İzmir’de çok sıcak, çok özverili insanlar vardı. Birbirimizin her şeyiydik. Ama öte yandan neden yaptığımızı, neden “git” deyince gidilmesi gerektiğini sormamışız.” “Hayatını örgüte adamış olan Ali gibilerin örgüt üyesi olmadıkları ortaya çıktığında tartışmalar olmuştu.” Ali’nin hayatında daha sonra yayımlanan haftalık Söz dergisi dönemi başlar.Ali derginin sahibidir...Derginin baskı, dağıtım ve mali işleri bütünüyle onun omuzlarındadır. SBP’den BSP’ye geçiş döneminde çıkan Söz, onun için aldığı politik kültürün, yeteneğinin bütün özelliklerini sergilediği bir alandır. Ali, yeni bir devrimci romantizm ile 1975 model Dev-Genç militanı gibi koşturur. Derginin, on milyonlar tutan yurtiçi ve yurtdışı kagolarını postaneden “veresiye gönderme1 becerisiyle tarihe geçer... Birlikte çalıştığımız Söz, o gün değeri bilinmese de insan ilişkileri bakımından çalışanlarının çoğunun aklında hoşlukla hatırlanan bir yayın olarak tarihte yerini alır... Haftada bir veya iki gece sabahladığımız gecelerde oluşturduğumuz fasıllar, şiirler, “teorik” olarak aldığımız maaşlar üzerine yaptığımız ödeme tartışmaları, harçlıklar üzerinden idare ettiğimiz yıllarımız... Seyfi Öngider ile Merdan Yanardağ’ın “iktidar odası!”nın kapısına yazılan, “Yönetmek ve yönetilmek ayıptır! Beraber düş görmek serbesttir!” şeklindeki diğer odadaki çalışanların isyan manifestosu.... Günün biribde Söz süreci, bütün muhalif dergilerin biçim, içerik ve mali sorunlarını yaşayarak biter. Ali’nin İstanbul İktisat Fakültesi’inden çok eski bir arkadaşı, Söz, Fesat ve V Özgürlük süreçlerini birlikte paylaştığı, Söz dergisinin Koordinatörü Seyfi Öngider, Ali için şunları anlatıyor: “Ali deyince benim aklıma, gerçekten özel olduğunu hissettirmeyen çok özel bir insan geliyor. Hele kaybolduktan sonra bunu daha çok hissediyorum. “ “Onu ‘74’den beri yakından tanıyorum... Kurtuluş geleneğinin insan prototipi içinde Ali gibisine çok rastlamadım. Çok özel ve lider tipli birisiydi ama bunu hissetmezdin, özellikle kimseye hissettirmezdi. O küçük işler konusunda hiç yüksünmez, üstlenir yapar ederdi. İnsanlarla kurduğu ilişkiler alışılmışın dışındadır. Üniversitedeki devrimci öğrencilerden biriydi ama tanınan öğrenci liderlerinden biri değildi, hiçbir yerde öne çıkmazdı.” ÖDP kuruluyor, “Ne mutlu bana kimliksiz yaşadığım o zor yıllardan sonra, artık mahalle bakkalıma sosyalist olduğumu anlatacağım...” Ali, ÖDP’de bu duygularla yer alır... Umut eder ve koşturur, yerel ve evrensel sosyalizm deneyimlerinin ve her birimizin kendi deneyimlerimizin özeleştirisi ortak sözleri üzerine kurulur. Ali, ÖDP’nin tarihsel ve siyasal evrimi içindeki bütün durumlara tanık olur, bütün kırılmalardan nasibini alır... Özellikle V Özgürlük süreci ile birlikte, bütün enerjisine rağmen, ne gazetenin ne de kendinin parti hayatında, gazetenin kurduğu hayatta bir karşılığının olmadığını görürse de sonuna kadar direnir... Hem kendisi hem de gazete için bir çırpınma çağrısı olan mektup da duyulmaz. Ali, sonuna kadar çırpınır... 25 Ocak’tan önceki aylarda derdini dökmediği, içini açmadığı, “imdaaat” demediği insan kalmaz. Ama sesini duyuramaz... Nedense duyuramaz... Ona, “kendi düşen köyler, kentler ağlamaz” diye nasihatler verilir! Yıllardır gece gündüz, paketleme yapan, sokaklarda sırtında gazete çuvallarını taşıyan Ali içine kırılır, içi can kırıklarıyla dolar... Karısı Selma ise Ali’nin yaşadıklarının pek çoğunu sonradan öğrenir... Biricik kızı Zeynep’in babasının gidişinden sonra yazdığı mektup. Canım babam Ali Küçük’e Gökyüzünde bir yıldız var. Belki ismi kutupyıldızı kadar duyulmuş belki de sadece çevresindeki gezegenler tarafından bilinen fakat kimseden ışığını esirgemeyen sıcacık bir yıldız. Bir yıldız düşleyin ki deli yüreği, sıcacık bakışları moral kaynağı benliğiyle. Düş zannettiğiniz yıldızın gerçeğe dönüştüğü yerde duruyor babam. Yaşama sevinci, esprileri, sıcakkanlılığıyla babam bir tane. Nasıl doldurabilirsiniz ki yerini? Gönderdiğiniz yiyeceklerle mi, topladığınız parayla mı, şirinliklerle mi, birkaç tatlı sözle mi, yoksa sarılmalarla mı?Nasıl doldurabilirsiniz ki babamın yerini? Ne kadar çok kırdınız onu! Saklamak için elinden geleni yaptı ama dargın babam size. Onu anlamadınız. Dost el sandığı kişiler zehirli bir sarmaşık gibi sardı onu. O size yardım etti siz onu iğnelediniz. Sizin yüzünüzden hep biz çektik. Vay be koca 12 Eylülcülere bak. Kapitalizmin sömürgesi altına giren yoldaşlara bak. Yalan dolanla para peşinde koşanlara bak. Herkes kendi derdinde. Babam ise herkesin. Çek, senet, yalan, dolan... Utanmalısınız kendinizden. Utandırdınız eski sizleri. Dayanamadı babam dost kazıklarına ve gitti. Artık bir başka yüce arayın kemirmek için. Babam üç kişiden bahsetmiş. (....) Biz biliyoruz kaç üç olduğunu. Size güvenen birine bu yapılır mı? Kaç dost bulabilirsiniz babam kadar iyi? Kaç düşmanınız var sizin gibi. Baba sana hiç kızmıyorum. Sonuna dek haklısın. Her nerdeysen babasının gülü seni çok seviyor. Biliyorum bu alçaklar seni çok üzdü ama sen yine büyüklük yapıp onları üzmedin ve sessizce gittin Seninle gurur duyuyorum. Kaç kişinin babası çocukluktan ellisine bu kadar idealist, cesur, mütevazı, iyi kalpli olabilir ki. Baba keşke biz de gelseydik seninle. Sensiz olmuyor be babacığım. Bu üç alçağı kendi ateşlerinde beraberce yakardık. Ama kukisi seni anlıyor. Sen üzülme. Babasının gülü burda ve bu gülün dikenleri var. Suyumu siz verdiniz, dikenlerimi onlar biledi. Ve bu dikenler hesap soruyor canımızı yakanlara!........Sizler ve diğerleri... O benim babam. Onu kimse bu kadar üzemez.Hatalarla dolu beyinlerde kaybolmuşsunuz. Nerde eşitlik, özgürlük, adalet? Ben babamı geri alacağım ama siz bir daha eski masumiyetinize kavuşabilecek misiniz? Babam benim! Seni çok seviyorum. Babasının gülü Zeynep Küçük Not: Her satırım ait olduğu yere ulaşır. Not: Lütfen düşüncelerimi aynen aktarın. Sanırım buna hakkım var... 06:07 - 9/7/2006 - Yorumlar {1} - Yorum YazGünün SözüYumuşak huylu isem kim demiş uysal koyunum, kesilir belki ama çekilmeye gelmez boynum.. 05:47 - 9/7/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazRİCE - Lütfü Çakın06:47 - 29/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazNE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...
03:33 - 12/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazGünün Sözü" Çelişkiler çözümlenmez ve uğruna büyük mücadeleler verilmezse, kişilik koca bir yalandan ibarettir."09:57 - 3/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazGLOBAZİTEAhmet Vahit AKÇA04:15 - 2/6/2006 - Yorumlar {0} - Yorum Yaz27 Mayıs Nasıl Mezara Sokuldu?.........................................Binbaşı Fethi Gürcan komutasındaki Muhafız Alayı Çankaya Köşkü’nü kuşatır. O anda Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Ordu Komutanları, Tabii Senatörler, Bakanlar ve ilgili bürokratlar, kısaca Karşı Devrimin tüm görevlileri toplantı halindedir. Karşı Güç Fethi Gürcan’ın avucundadır. Sıktığı anda karşı devrimi yok edecektir. Talat Aydemir’le telefon ile iletişim kurar ve sorar: “Hepsi buradalar. Enterne edeyim mi?” Talat Aydemir’in cevabı şaşırtıcıdır: “Hayır. Onlarla işim yok. Bırak.” 27 MAYIS MEZARDA O anda Direniş yükselmesi ters döner. Karşı devrimci güçler cesaretlenir. Araya YTP başkanı Ekrem Alican girerek İsmet İnönü- Talat Aydemir arasında söz getirip-götürür. İsmet İnönü’nün hiçbir cezai işlem yapmayacağına dair yazılı sözü üzerine harekete son verilir. İsmet İnönü sözünde durmaz harekette aktif olan subayları ordudan atar. Atılanların başında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan vardır. Meclisten bir af kanunu geçirerek, olaya karışan paşa ve üst rütbeli subayları koruma altına alır. İsmet İnönü, CHP ve AP milletvekilleri başta olmak üzere, mecliste ve senatoda ayakta alkışlanır. 27 Mayıs mezarına sokulmuştur. Geriye kalan üstünü örtmektir. Bu da 21 Mayıs 1963 sonrası yapılacaktır. Fethi Gürcan-Talat Aydemir’in asılmalarıyla nihayetlenecektir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 karşı devrimleri ve uygulamalarıyla gençlerin ve halkın kanlarıyla 27 Mayıs mezarı sulanacaktır. İsmet İnönü 22 Şubatçılara “maceraperest”, “sergüzeşt” diye saldırır. Aynı şekilde 12 Mart’ta da Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a, tüm devrimci gençliğe “hasta ruhlu adamlar” diye saldıracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Lozan’dan kazandıklarımızı cömertçe Emperyalizm’e peşkeş çektiği ortaya çıktıkça ve kamuoyuna açıklandıkça çıldırmaktadır. ..................... 04:30 - 28/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazÖlümü’nün 24’üncü yılında PETER WEISS" bütün mesele kendini saçından tutup yükseltebilmekte ve dünyaya yeni bir gözle bakabilmekte " - Peter WeissPETER WEISS ; ( 8 Kasım 1916 - Postdam / Almanya ; 10 Mayıs 1982 - Stockholm / İsveç ) Dokuma imalatçısı Yahudi bir baba ile aktris bir annenin oğludur Peter Weiss. Nazi baskısı nedeniyle Londra'ya göç etmeden önce 18 yaşına kadar Almanya'da yaşamıştır. 1960'larda yayımlanan otobiyografik romanları; Ailenin Ayrılması ve Kaçış Noktası'nda yaşamının ayrıntılarını, tanıklık ettiği çağın, yakın ve uzak çevresinin onda açtığı yaraları, dünya ile birlikte yaşadığı değişimi anlatır. Öldüğünde ardında sekiz oyun, üç roman ve dokuzyüz sayfayı aşan not defterleri bırakmıştır. Tüm yapıtlarında savaşın yıkıcı izlerini ve sömürünün, işkencenin karşısına dikilen bir başkaldırıyı cesurca ortaya koymuştur. Birey - toplum çelişkisi yapıtlarındaki temel sorgulamalardan birini oluşturur. Yapıtlarının çok katmanlı yapısı, izleyiciyi, kendisini ve içinde yaşadığı toplumu, dünyayı farklı düzlemlerde sorgulamaya, tartışmaya yöneltir. Sömürülen ve ezilen insanların haklarını savunan, çağdaş dünyanın vahşetini, uyumsuzluğunu ve yabancılaşmasını derinliğine irdeleyen bir yazardır Weiss. Ona göre; "eleştirmekten, değiştirmek istemekten vazgeçmek, insanın kendisinden vazgeçmesi" anlamına gelir. Eleştirmek ise sadece düşünsel bir çaba değildir, eylemi, değiştirme isteğini barındırmalıdır. Ünlü eseri Marat / Sade'da, Jean Paul Marat'ın haykırdığı; " Hareketsiz izlemiyorum, müdahale ediyorum. Benim için yanlışsa düzeltmek, geliştirmek istiyorum. Nedenini arıyorum, seçenek sunuyorum. Bütün mesele kendini saçından tutup yükseltebilmekte ve dünyaya yeni bir gözle bakabilmekte " sözleri, Weiss'ın yaşama karşı duruşu ve kendi haykırışı gibidir. Weiss, 20.ci yüzyılın vahşi çarklarına ve kendi kurtuluşu, kendi varoluşundan başka bir şey düşünmeyen bencil insanının bu çarklara kolayca boyun eğişine karşı durur , uyarır. Ona göre; " Kültür, birşeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir." Yapıtlarında bu cesareti sorgular ve sorgulatır. Weiss, insanı; kendisiyle, yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu toplumla yüzleşmeye, buna cesaretle göğüs germeye ve eyleme geçmeye iter. Peter Weiss, bu yüzleşmeyi yaşamı boyunca yapıtlarıyla ortaya koymuş cesur bir yazardır. " Jean Paul Marat'ın Takip Edilip Öldürülmesinin, Charenton Akıl Hastanesi'nde Marquis De Sade Yönetiminde Hastalar Tarafından Canlandırılması "; kısa adı ile Marat / Sade adlı ünlü esrinden, Marat'ın ağzından dinlediğimiz aşağıdaki satırlar da bunu göstermiyor mu? Devrimimiz sonunda bastırılınca www.karmadrama.com’dan derlenmiştir.ve size şimdi herşeyin daha iyi olduğunu söylediklerinde sakın aldanmayın. Yoksullar gizlendiği için gözünüze çarpmıyorsa yoksulluk ücretlerinizi arttırıp yeni teknolojilerin sokuşturduğu o yeni ve işe yaramaz eşyalardan almanızı sağlasalar bile hiç bu kadar iyi olmadığınızı zannetseniz bile bu onların sizden daha fazlasına sahip olanların sloganıdır Babacan tavırlarıyla omuzunuzu okşayıp sözünü etmeye değecek bir eşitsizlik yok savaşmak için bir neden yok deseler bile sakın aldanmayın Çünkü onlara inanırsanız mermer evlerinde ve granit bankalarında kontrolü ele geçirecekler kültür getirdikleri savıyla dünya halklarını soyacaklar Dikkatli olun istediklerini aldıktan sonra altınlarını korumak için köle ruhlu bilim adamlarının yaptığı ve giderek daha ölümcül olan silahlarla sizleri savaşlara gönderecekler sonunda bir parmak hareketiyle milyonlarcanızı milyonlarca parçaya ayıracaklar Dostçakalın… 07:15 - 21/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazNAR TANESİ - IINAR TANESİ – II / HACER YILDIRIM – ZİLE (14.12.2005) Kırmızı saçlı, kırmızı parkalı, kırmızı ayakkabılı, kırmızı düşlü kız... Devrimci abileri ve ablalarının arasında bir taşra kasabasında “alıntılar”, “yaşasınlar” ve “kahrolsunlar” içinde büyüyen kırmızı bir çocuk düşünün... “TÖB-DER’li babam, Tokat’a toplantılara giderdi. Bana Yılmaz Güney’in hikayelerinin veren, çok sevdiğim bir devrimci abi bir gün, “Tokat’ta çatışma çıktı, Mustafa abi de öldü” haberini getirdi. Henüz ölüm ile yaşamın ayrımını bilmiyordum. Annemler sürekli ağlıyor, ben de ağlıyordum. O abi başımı okşayıp, “devrimciler ağlamaz” deyince anında sustum. Annem ağlamayı kesmeyince, “Galiba annem devrimci değil” diye düşündüm. Büyükannem, cenazesi için hazırlık yapıyordu sadece. Dayak yiyen babam sabahleyin sağ olarak gelmez mi? Çok tuhaftı, benim dışımda herkes şaşırdı. Babama, “çift çizgili” defterimi alıp almadığını sormuştum O da ağrılarını bir kenara bırakıp aldığını söyledi. Devrimci olmak; ağlamamak ve ağrılar için içinde küçük kızın küçük isteğini yerine getirmekti demek ki...” “Ağlama”nın sol kültürde zaaf olarak görülmesi örneği üzerine, Gaston Bachekard’ın Mekanın Poetikası kitabından bir bölüm geliyor aklıma: “Çocuk düşlerindeki derinlik, ne ayrıcalıklı bir derinliktir! Yalnızlıklarına sahip olmuş, gerçekten sahip olmuş çocuk mutludur! Sokaktaki düşler evdeki düşlerden daha fazla çekici ve uzun ömürlü olabilmektedir. Mahallenin en küçük antifaşisti, o günleri şöyle anlatıyor: “Kadın-erkek ayrımına vardığım olayı unutamam.. Bizim mahallede abileri sert solcu olan, çoğunlukla ev ile bakkal arasında yaşayan bir abla vardı. Hafta sonlarında bütün kızlar sinemaya gittiğinde, filmlere herkes ağlardı ama en çok o ağlardı. Bir gün sinemaya gelmeyince, abilerinin “ancak erkeklerin bakabileceği” dergilerine baktığı için onu dövdüklerini duyduk. Sonra yine gelmedi sinemaya, duyduk ki delirmiş. O ablanın kaçtığını, sonra da bir otobüse atlayıp Ankara’ya gittiğini ve sokaklarda yattığını duyduk. Devrimci abiler, bir taraftan sosyalizmi tartışır, bir taraftan evlerinde bunları yaşardı. Devrimci ablalar ise, onların ölümüne kadar bacılarıydı. Devrimci ablalara bakan erkekleri pataklarlardı. Ama bir devrimci abla ya da abi birini sevmişse onları bir araya getirmek için her şeyi yaparlardı. Benim iki ablam da devrimci ablaydı. Biri bir mitingde yaralanmıştı. Jandarmalar ablalarımı kovalarken ben de peşlerinden koşardım.” Şimdi İstanbul’da yaşayan emekli öğretmen babası, kasabanın tanınan, sevilen devrimcisidir. Evleri ise o dönemlerdeki binlerce “Devrimci ev”den sadece biridir. “Aslında evin en militanı annemdi, evin en devrimci kadınıydı. O bütün abilerin, ablaların annesiydi.” ’82 de İstanbul’a gelirler. Ve Fikirtepe lise yılları başlar. “Bir ara devrimci bir kız ile tanıştım. Bana kitapların yanında, “işkencede devrimci tavır üzerine” başlıklı bir de bildiri verince “Bildiri aşamasına gelmişim” diye sevindim. Kitaplardan sonra bildiri okumak çok hoşuma gitmişti. Bir gün evimizin kapısını polis çalınca bildiriyi yaktım. O kız beni “Bunu nasıl yaparsın?” diye eleştirdi. Ben de “okumakla işkenceye tavır alamam ki, beni alsalardı ve seni söyleseydim daha mı iyi olurdu” dedim. Aylar sonra ise “tavrımın çok doğru olduğunu” iletti. “Kendi fikrini söylemiyorsun, söylenenleri iletiyorsun” diyerek bir daha görüşmedim. Böyle küçük gibi görünen bu tür şeyler benim için örgütle, işyeriyle ya da kişiyle ilişkimi kesmem için yeterli.” “Kadıköy Halkeğitim’de tiyatro kursuna gitmeye başladım. Sonra Kadıköy Halkevi’ne Gruplar vardı,sürekli toplantılar yapılıyordu ve tartışmalar bir türlü bitmiyordu. Kasabada böyle değildi, orada haksızlık yapıldığı zaman ayrı gruplardan insanlar birleşirlerdi. Kentteki solcularda ayrımcılık daha fazlaydı. Yönetimde yer almak için kulisler, geceler boyu toplantılar yaparlar, naylon üyeler bulurlar, sonunda yönetime giren birkaç kişi “devrim yapmış!” edasıyla ortalıkta dolaşır, üç gün sonra da devlet o derneği ya da lokali kapatırdı. Onlar da yönetici kimliklerini kaybetseler de eski bilmem ne yönetiminden diye kendilerini tanıştırarak ortalıkta dolaşırlardı. Bütün bunlar beni “örgütsüz” bir sosyalist olmaya götürdü. “Oysa hangi örgütten olursa olsun önemli olan yapılan haksızlıktı.” “Ölümün adı tartışılır mı, hep adını tartışıyorlar, niçinini değil.” “Hep şu çelişkiyi yaşadım; ben “gazeteciyim” diyordum, ama onlar bize, “devrimci görevli” olarak bakıyorlardı.” “Bir sol dergide, insanların ölmesini bekleyen insanlar sinirlerimi bozuyor, ölüm orucu eylemlerine karşı çıkmak, “tarihi kanlarıyla yazdılar” cümlesini eleştirmek istiyordum ama olmuyordu. Her zaman aynı gerekçe vardı, zamanı değildi ve bir yere kadardı... Solun içinde bazı konularda özel bir dokunulmazlık var. Özgür Gündem’de çalışırken ne de olsa “Türk” diye idare ediyorlardı. Diğer sol basında ise, nasılsa “bizden değil” diye fazla üzerime gelmiyorlardı. Çalıştığım gazeteye bir gay arkadaşımın gelmesi acayip tepkiyle karşılanıyordu. Ama boyun eğmiyor, ideolojilerden çok insana sahip çıkıyordum.” Onu, haber kadar hatta haberden de çok haberin özneleri, onların öyküleri ilgilendirir. O haberden sonra da onların izini sürer. Hacer’in haber anlayışı bu... Daha Doğrusu hayata, insana bakış biçimi, tuhaf kimliğini oluşturduğu zemin bu... “Devrimcilerin kafasında her zaman görülmeyen, bilinmeyen, olmasını istediğimiz ama bir türlü hazır olmadığımız bir devrim var. Oysa hazır olmak, en yakınımızdaki insanı tanımaktan geçiyor. Çalıştığım yerlerde hep uzaklara bakıyorlar, ama en yakınlarındakileri görmüyorlar.” Bir yazıda Can Yücel, Brecht’ten anlattığı bu örnekle, devrimci kültür içinde “uzağı görme/bakma” kültürünün açmazlarına değiniyordu: Brecht, ehliyet için başvurur. Pratik sınavda ehliyeti hak ettiğini düşünür... Ama görevli “olmadı” deyince” nedeninin sorar. Görevli “Evet, genel olarak bir hata yapmadın ama, sen sürekli uzağı gözlüyorsun, önüne ve yakınına hiç bakmıyorsun.” “Ücretini zamanında isteyen devrimci değildir” gibi bir psikolojik kuşatma vardı. Onlar yok böyle bir şey deseler de gerçek bu. Evet, hakkını istersen devrimci değilsin! Çünkü, onların kafasındaki soyut bir devrim ve onların kendilerini tanımladıkları ilişkiler için özveride bulunmuyor, görevini yapmıyorsun. Şu işe bakın; işçi-sendika servisinde çalışıyorum ama sigortasızım.” “Sol siyaset kültürünü oluşturan pek çok şeyi anlamıyorum. Ölüm oruçları dönemi... Cezaevlerinden gelen ölüm haberlerine kahroluyoruz. Ama başkalarının ilk tepkisi şöyle oluyor, “Ölen hangi siyasetten?” veya “Ölen bizim arkadaşımız! Biz sahip Çıkacağız.” “Aslında hiç kimse kimsenin insanı değil. İnsanları insanlara bıraksanız ya... “ İntihar eden şair Soysal Ekinci onun bu süreçte yakından tanıdıklarından biridir... Soysal’ın trajik öyküsü onu çok etkiler. Soysal ve onun itiraz ettiği her şey Hacer’in belleğinde hiç eskimeyen bir öncelik edinir. “Soysal Ekinci ile ölümünden dört-beş yıl önce tanışmıştım. Her zaman içine kapanıktı. Cezaevinden çıktıktan sonra, bir tepki olarak “susma” kararı almıştı.Hiçbir yerde konumlanamamıştı. O dönemde, Taksim’de oturan belli insanlar nedense hep intihardan söz ederler, solcu şairler, intiharın edebiyatını yaparlardı. İntihar edene saygı duy, ama edebiyatını yapma.” “Almanya’dan döndükten sonra intihar haberini televizyonda izledim. Ölümünden sonra birdenbire pek çok insan “Soysal’ın yakın arkadaşı” oluverdi! Gazetelere demeçler verdiler. Oysa yakın arkadaş filan değildiler, hatta Soysal’ın özellikle arkadaş olarak görmediği kişilerdi. İntihar edebiyatının yanı sıra başka bir edebiyata başlamışlardı: Ölümler üzerinde kendini kurma... Soysal’ın çaresiz kalması beni üzmüştü. Çalıştığı yerden parasını alamadığını yazmam insanları kızdırdı. Öyle ya,solda ne olursa olsun, bir şey söylenmeyecek, ölen öldüğüyle kalacak ve devrimciler arasında “büyük devrimciydi” diye konuşulacak. Soysal intihar etmeden önce yazdığı Çağrı adlı kitabındaki bir şiirinde şöyle diyor: “Aydınlar ahh en yakınındakine bile uzak duran aydınlar!... / Her devinime anlaşılmaz bir homurtuyla karşı çıkan aydınlar / Elektronik çağın oyduğu çağdaş mağaralarda / Ağzından köpükler akıtarak sahte bir esrime gösterisiyle / Çıkar dilenen şeyhler gibi, aydınlığı zikreyleyip karanlıkta yaşayanlar.” “Dünya işlerinden, devlet, devrim ve parti işlerinden, basın açıklamalarından başımızı kaldırıp görmek istemediğimiz o kadar çok Ali Abi var ki...Ben kocaman kocaman düşünenlerden daha “küçük” düşünüyorum belki... Ali Abi işin hamalıydı ben de işin hamalıydım. Ben kocaman kocaman düşünemem, benim küçük düşlerim var. Tinerci Metin’in yalnızca Metin olmasını sağlamak, Ali Abilerin yakınında olup vapurda onları yalnız bırakmamak, Soysal’ın bilgisayarını satmasını engellemek, Tuncer Abiye yapılan işkenceyi belgelemek, sol basın çalışanlarının maaşlarını zamanında aldığını görmek gibi...” “Taksim’deki yazar-çizerlerle tanışınca hayal kırıklığı yaşadım. Cezaevinden çıkan insanlardaki kadınlara ve hayata açlığı ve değişimleri gözlemledim. İnsanlar bir sürü şey yaşayacaktı ama bu “yaşama” işinde bir sorun vardı. Aşık ol, gece ve gündüz el ele dolaş. Oysa, barların çoğalmaya çalıştığı o dönemde sadece “gece” vardı onların hayatlarında. Sabahleyin bambaşka biriydiler. Gece bambaşka hayatlar, gündüz o hayatların inkarı ile yaşayan insanlar beni tiksindirdi. Kadın arkadaşlarda ise hep, aldatılmışlar, yıkılmışlar, perişan olmuşlar hali. Ve solda oldukları için de bunu bir türlü ifade edememe hali. Açıkçası soldaki erkeklerden korkuyordum. Bir şey diyecekler, bir şey isteyecekler diye, hep diken üstündeydim. Hep bir çocukluk numarası yapıp kaçıyordum. Çünkü kafamdaki güzel hayali bozsunlar istemiyordum. Bu nedenle belli mekanlara gitmedim, kendimi daha çok evde yaşadım Beyoğlu’nda... Evde ve kendi kabuğumda. Ve mümkün olduğunca başka insanlarla... “Erkeklerde bir dünya görüşü falan değil bir kalıp var. Ya onun içinde var olacaksın ya da olmayacaksın. Ben olmadım ve olmayacağım... İçlerinden hep senin gibi özgür yaşamayı istiyorlar. Ama seni anlamak yerine bir sürü mazeretleri oluyor...” Hacer kendi kimliğini ve tarzını oluşturmuş bir muhaliftir... Hacer için muhaliflik bir tanım, giydirme bir adlandırma değil, somut bir yaşam tarzıdır. O kırmızı suyun huysuzu... 12:55 - 19/5/2006 - Yorumlar {3} - Yorum YazBadem - 2
04:12 - 16/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazGENÇ SİVİLLER RAHATSIZBu ülkenin hastanelerinde doğmuş, okullarında okumuş, 16-35 yıldır burada yaşayan, kimsenin üniformasını giymeyen, şiddetle uzaktan yakından bir alakası olmayan sivil bir grup genç Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak son dönemde Kürt meselesi çerçevesinde yaşanan gelişmelerden fena halde rahatsızız. 'Gençler geleceğimiz' edebiyatının dibine vurulmuş, geleceği belirsiz gençlerin yaşadığı bu topraklarda rahatsızlığımızı devletin pek de takmayacağını öğrenmiş olacak kadar da yetişkiniz. Yine de cumhuriyetin gençlere emanet edildiğinin çokça dillendirildiği 19 Mayıs günü, bu emanetin üzerimize yüklediği sorumluğun gereğini yerine getirmek için bildiriye imza atan bizler; sorunun bu hale gelmesinde sorumluluğu en az, elleri en temiz olan biz genç siviller; ortak geleceğimizin karartılmasından duyduğumuz rahatsızlığı bütün ülkeyle paylaşıp tarihe not düşüyoruz: "Durun Kalabalıklar, Bu cadde çıkmaz sokak" Buradan çıkış yok çünkü Kürt sorununda çözümü askerlere havale eden, daha az demokrasi ve özgürlük, daha çok korku ve güvensizlik vaat eden Terörle Mücadele Yasası gibi 'Baba'dan kalma usullerden vazgeçmeyen bu kafayla gidilirse, sorun çözülmeyeceği gibi toplumsal gerilim de artacak. Bu coğrafyaya çok acılar çektiren otoriter ve milliyetçi dil bizi birbirimizden koparıyor. Tehlikenin farkında mısınız? Bugün Kürt Sorunu'nu çözümü doğrultusunda hiçbirimizin önüne bir gelecek ufku sunmayan mevcut tüm siyasetler ve söylemler iflas etmiştir. Kral Çıplak! Bugün barıştan, kardeşlikten, demokrasiden yana cesur ve samimi yeni bir söz söylemek gerekir. En az bizim kadar bu iflasın farkında olan sorumluluk sahipleri tarihi sorumluluklarının gereğini yerine getirmelidir. Çünkü bu coğrafyada hem de bugünlerde kimsenin sorumsuzca hareket etmeye hakkı yok. Yoksa bu ateş hepimizi yakar. Bu ülke; Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşı'nda, Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratan süreçte diğer tüm 'çılgınlar' kadar 'Çılgın Kürtlerin' de gösterdikleri ortak fedakarlıklar sayesinde bugüne ulaştı. 03:45 - 16/5/2006 - Yorumlar {0} - Yorum YazSeni Göriverince "Annah dimişim..."Güzel yurdumun güzel insanları!.. 11:21 - 13/5/2006 - Yorumlar {2} - Yorum YazRomancı ve Yayımcı Erdal Öz’ü Kaybettik |
Banner Ana Sayfa Profil Arşiv Arkadaşlarım Son Eklenenler - Hrat Dink: Cinayetin suçlusu basın ve medya - Beş bin kişi Dink için yürüdü - KINIYORUM... !!! - 2006 Erwin-Fischer Ödülü Aziz Nesin Vakfı'na - AMERİKA'nın IRAK'ı İŞGALİ'nin SEBEBİ - NAR TANESİ - III - Günün Sözü - RİCE - Lütfü Çakın - NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ... - Günün Sözü - GLOBAZİTE - 27 Mayıs Nasıl Mezara Sokuldu? - Ölümü’nün 24’üncü yılında PETER WEISS - NAR TANESİ - II - Badem - 2 - GENÇ SİVİLLER RAHATSIZ - Seni Göriverince "Annah dimişim..." - Romancı ve Yayımcı Erdal Öz’ü Kaybettik - NAR TANESİ - I - HESAPLAŞMA Karikatürlerim
|
|||||||||||