BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


KENDİMCE

NAR TANELERİ – SEZAİ SARIOĞLU

Bulundugu yer: Yazilarim

 

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırdı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.”

BİLGE KARASU, Narla İncire Gazel

 

Sezai Sarıoğlu’nun Nar Taneleri adlı kitabı bu sunum ile başlıyor. “Ezber bozan öykülerden oluşan Nar Taneleri; tarih,öteki ve ayna korkusunu yenmek için kendimizle ve tarihimizle yüzleşmenin gayriresmi sivil imkanı”.Yazarın; nar tanelerinin öykülerini derleyip kitap haline getirmesinin amacını,sunuş bölümünden, kendi cümlelerinden aktarmak istediğim için sözü ona bırakıyorum. Dostçakalın.

 

“Siyasal tarihin içine serpiştirilmiş, hem neden hem de sonuca dönüştürülmüş, şurada burada çat kapı ayaklarımıza dolanan nar tanelerini övmek isterim...Evin de tarihin de beti bereketidir onlar...Övmek isterim...

 

Dün ile bugün arasındaki örtüşmenin, çatışmanın ve yüzleşmenin anlamlı olabilmesi, geçmişin bilgisinin açığa çıkarılması ile mümkün. Bunun mantığının, araçlarının ve dilinin nasıl olacağı ise pek bilinmiyor. Veri olan tek şey, geçmişin bütün bilgisinin ve tecrübesinin/deneyiminin “sol resmi tarihlere”, örgütlerin hafızalarına terk edildiği ve bu hiyerarşik bilginin siyasal egemenliği..Ama bu verili durum; geçmisin bilinmesi gereksinimini ortadan kaldırmıyor, tersine, her birimizde saçılmış bir biçimde var olan bilgilerin açığa çıkarılmasını daha da gerekli kılıyor. O halde, her bireyde saklı olan bilgilerin kıymetinin farkında olmak, o tarihi oluşturan insanın, bilginin açığa çıkarılmasını, görünür kılıp toplumsallaşmasını sağlamak gerekiyor.

 

...Eğer bu özgül tarih, örgütlerden daha büyük, daha fazla ve daha kıymetliyse, onu oluşturan binlerce insanın kendi hayatının bilgisine sahip olmasından, öteki’lerin bilgisini öğrenmesinden ve bir tarih hazinesi olan her türlü bilginin toplumsallaştırılmasından doğal ne olabilir? Her devrimcinin devletle ve sistemle yaşadığı çatışmalar, her devrimcinin kendi geleneği içinde yaşadığı örgütsel, siyasi, psikolojik haller, her devrimcinin öteki geleneklerle ilişki ve çelişkilerde yaşadığı durumlar ve sonuçta her birimizin toplumsal hayatla kurduğumuz sonsuz karmaşa resmi tarihin siyasal saptamalarına indirgenebilir mi? Bu karmakarışık tarih, toplumsal, moral, insani, estetik, sosyolojik, psikolojik vs. bağlamlarından koparılarak salt siyasetin, salt örgüt edebiyatının dolgu malzemesi olarak ele alınabilir mi?

 

Evet, insansız hatıra olmadığı gibi, insansız tarih de yoktur... İnsana, insanın özgürlüğüne yapılan bütün teorik/pratik vurgulara karşın sol resmi tarih, neredeyse tüm zamanlarda hareket halindeki insanın bütün hallerde söylemesini ve eylemesini anlamaktan yoksun kaldı. Tek düze siyasi saptamaların, belli aralıklarla yayımlanan “mevcut durum ve vazifelerimiz” yazılarının, kongre ve konferans kararlarının unuttuğu/unutturduğu o tarihi oluşturan somut insanları, somut yaşam öykülerini açığa çıkarmak bu nedenle çok önemli...

 

Çok önemli bir tarihsel sürecin bilgisi ortada yok... Bir tür susmanın kurumsallaştırılması!...

Yapılması gereken, bu döneme ait belge ve bilgilerin derlenmesi kadar, sürece katılmış bireylerin kişisel öykülerini anlatma konusunda özendirilmesidir. Binlerce insan, gerek aldıkları sol terbiye gereği, gerek ihmal, gerekse de başka kaygılarla yazmamakta, konuşmamaktadır. Bu tür çabaların, geleneklere “rağmen”, “sivil” yapılamayacağı, yapılsa bile geçmişi değersizleştirme olarak algılanacağı gibi kaygıların da yaygın olduğunu belirtmeliyim. Oysa yapılan ve yapılması gereken çok açık: Ne güzelleme, ne de değersizleştirme, “kayıp insan” ve “kayıp bilgi”nin eş zamanlı ortaya çıkarılması, tarihin insanileştirilmesi...

 

Sol edebiyatta, ölenlerimizin bile sadece bir kısmının isminin bilindiği, “efsaneleşmiş” figürler dışında hayat hikayelerinin hemen hemen bilinmediği ya da ancak meraklılarca özet bilgiler olarak bilindiği de bir gerçek. “Şehit” sözcüğü üzerinden bir siyasal dilin kurulduğu, kahramanlaştırma edebiyatının örgüt, tüzük ve program güzellemesi bağlamında somut insanı, somut militanı gizlediğini düşünürsek, yeni anlatımın yeni bir dili ve sözcükleri gereksindiği de anlaşılabilir. Bu çalışma, ölen/öldürülen ya da yaşayan devrimci kişilerin, resmi tarihi yeniden üreten ajitasyon-propaganda metnine indirgenmesine sessiz bir itirazdır.

 

Bu nedenle, evin ve tarihin bereketi “Nar taneleri” nin hikayelerini küçümsememek gerekir...

Örgütlere, tüzük ve programlara, alışkanlıklara, toplumdan devralınan dönüştürülememiş geleneklere, birbirimize ve kendimize devlet olarak da yenildiğimiz unutularak, yakın ve uzak tarihle yüzleşilemez. Şunu söylemek istiyorum: Devrimin devrimcilere, devrimcilerin devrime, her bireyin kendisine ve yine herkesin bir diğerine yenildiği bir diyalektik karmaşadır bu... Belki de bir dizelik bir özet: “Hep kaldıramayacağımı kucakladım...”

 

Sosyal teorinin gidişatı ile ilgilenen dikkatli okur, yaşam öykülerinin içinde, sadece geçmişi değil, yeni bir geleceğe katkıda bulunabilecek veriler de bulabilir. Eşitlikçi ve özgürlükçü sosyal düşünce, toplumsallığın örgütlenmesinde “biz”in hareketi kadar, “ben”in/bireyin tarihsel hareketini de dikkate almak zorunda. Bunun anlamı eski teori ve pratiği, bizzat kendi iç olanaklarıyla çözmek ve yeniden kurmakla ilgilidir..

 

Bireyin tarihi ve hareketi ile ilgili her durumu, geleneksel siyasetin aklıyla ve araçlarıyla anlama ve çözümleme geleneği yürürlükte. Oysa siyasetin aklıyla, sosyolojinin, estetiğin aklı aynı olmadığı gibi, “biz”in aklıyla “ben”in aklı, örgütsel aidiyet koşullarında bile özdeş değildir. Geçmişte, sosyalistlerin toplumsal halleri yorumlama ve değiştirme biçimlerinden üretilmiş ideolojik/politik genel rehberi ve karşı koyma biçimlerini bu gün de aynen kullanmak, “Kırmızı yanlışlarımı çok severim” dizesiyle açıklanabilir.

 

Siyasetin aklının her şeye egemen olduğu, sosyolojinin, etiğin, estetiğin aklının ikincilleştiği, “biz”in aklının “ben”in aklını hiçlediği, geçmişin aklının şimdiki aklı körleştirdiği koşullarda, geçmişin, şimdinin ve geleceğin sesi arasında yeni bir uyum gerekiyor. Örgütsel, siyasal, ideolojik aidiyetlerin 12 Eylül öncesinde ve sonrasında aldığı biçimlerin eskidiği, ama sosyolojik, psikolojik alışkanlıklar olarak bir şekilde varlığını koruduğu, öykülerin satır aralarında sezilebilecek bir durum...

 

Nedenini kaybetmiş bir tarihsel sürecin ya da nedenini ve sonuçlarını özdeşleştirmiş bir tarihin, hem “nedeni” hem de “sonucu” olan binlerce insan ve binlerce yaşam öyküsü, hemen şuracıkta, yanıbaşımızda anlatılmayı, yazılmayı, paylaşılmayı bekliyor...”

 

Bu yazı burda bitmeyecek, birkaç Nar Tanesi’nin kısa öyküleri ile devam edecek....

Şimdilik dostçakalın.......

 

 

02:46 - 15/3/2006 - Yorum Yaz

geri ileri

Banner
Ana Sayfa
Profil
Arşiv
Arkadaşlarım
  • Bloglar Alemi
  • Yeniyol Gazetesi
  • Wikipedia Ansiklopedisi
  • Edebiyattürk
  • Felsefe Ekibi
  • Yüreğinin Götürdüğü...
  • Kahtalı Kardelen


  • Son Eklenenler
    - Hrat Dink: Cinayetin suçlusu basın ve medya
    - Beş bin kişi Dink için yürüdü
    - KINIYORUM... !!!
    - 2006 Erwin-Fischer Ödülü Aziz Nesin Vakfı'na
    - AMERİKA'nın IRAK'ı İŞGALİ'nin SEBEBİ
    - NAR TANESİ - III
    - Günün Sözü
    - RİCE - Lütfü Çakın
    - NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...
    - Günün Sözü
    - GLOBAZİTE
    - 27 Mayıs Nasıl Mezara Sokuldu?
    - Ölümü’nün 24’üncü yılında PETER WEISS
    - NAR TANESİ - II
    - Badem - 2
    - GENÇ SİVİLLER RAHATSIZ
    - Seni Göriverince "Annah dimişim..."
    - Romancı ve Yayımcı Erdal Öz’ü Kaybettik
    - NAR TANESİ - I
    - HESAPLAŞMA


    Karikatürlerim
  • Badem-1
  • Adem-1





  • Pasta Express
    Free Web Counter
    Pasta Express



    Bloglar Alemi