BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


EĞİTİMCİ
Benim hakkımda

EĞİTİME EMEK VEREN HERKESE SELAM

Son yazılarım
Menü
Arkadaşlarım
    Baglantılarım


      6 sayfadan 1 . sayfa
      geri | ileri
      18/4/2007 - WWW.TEBESİRTOZU.BLOGCU.COM

      EĞİTİM HAKKINDA ARADIĞINIZ BİLGİLERDEN BAZILARINA AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYARAK ULAŞABİLİRSİNİZ;

      www.tebesirtozu.blogcu.com


      Baglantı


      10/4/2007 - illüzyon

      Baglantı


      14/3/2007 - GÜL OLAMIYORSAN GÜL KOK !
      Bulundugu yer: TEFTIS


      Baglantı


      13/2/2007 - 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU SORU CEVAPLARI-2

      80- Yetersizliği tespit edilen memura bu (kusur) tespit nasıl bildirilir?

      Devlet  Memurlarının yetersizlikleri halinde sicil raporlarında yazılı bulunan kusur ve eksikleri , uyarılmaları bakımından, gizli bir yazı ile atamaya yetkili sicil amirleri tarafından kendilerine bildirilir.

       

      81- Yetersizliği nedeniyle gizli bir yazı ile uyarılan memurun itiraz süresi ne kadardır?

      Tebliğ tarihinden itibaren en fazla “1 ay” içinde aynı amirlere itiraz edebilirler.

       

      82- İtiraz edilen amirler itirazla ilgili kararlarını kaç ay içinde ilgiliye yazı ile bildirirler?

      2 ay içinde ilgiliye yazı ile bildirilir.

       

      83- Olumsuz ve olumlu sicil aralıkları hangileridir?

      0-59  à olumsuz

      60-75à orta

      76-89à İyi

      90-100à Çok iyi

       

       

      84-Üst üste iki defa olumsuz  sicil alan memurun durumu nasıl değerlendirilir?

      İki defa üst üste olumsuz sicil alan memurlar başka bir sicil amiri emrine atanır. Burada da olumsuz sicil almaları halinde memuriyetle ilişikleri kesilerek emeklilik hükümleri uygulanır.

       

      85- Takdirname kime, kimler tarafından verilir?

      Görevinde olağanüstü gayret ve çalışması ile başarı sağlayan memurlara merkezde atamaya yetkili amirler, illerde valiler ilçelerde kaymakamlar tarafından verilir. Takdirname sicile geçer.

       

      86- Emsallerine göre başarılı görev yapan memurlara bir malî yıl içinde kaç aylık tutarında ödül verilir?

      1 aylık tutarında.

       

      87- Emniyet hizmetleri, maliye ve gümrük bakanlığında gümrük işlerinde görevli memurlara kaç aylık tutarını aşmamak üzere ödül verilebilir?

      İki aylık tutarını aşmamak üzere özere ödül verilebilir.

       

      88- Ödül ilgili bakanın teklifi ile başbakanın onayı ile ne kadar artırılabilir?

      Bir aylık tutarında daha ilave ödeme yapılabilir.

       

      89- Ödüllendirileceklerin sayısı kurumun yıl başındaki serbest kadro mevcudunun ne kadarından fazla olamaz?

      Binde 10 undan fazla olamaz.

       

      90- Maliye ve gümrük bakanlığına tahsis edilmiş serbest kadrolar ile eğitim ve öğretim hizmetleri sınıfı ve emniyet hizmetleri sınıfına dahil kadrolar için ne kadar ayrılabilir?

      Binde 20 den fazla olamaz.

       

      91- Uyarma- kınama ve aylıktan kesme cezaları kim tarafından verilir?

      Disiplin amirleri tarafından verilir.

       

      92- Kademe ilerlemesinin durdurulması cezası kim tarafından verilir?

      Memurun bağlı olduğu kurumdaki “ disiplin kurulunun” kararı alındıktan sonra atamaya yetki amirler tarafından. (İl disiplin kurulu kararlarında valiler tarafından) verilir.

       

      93- Devlet memurluğundan çıkarma çezası kim tarafından verilir?

      Amirlerin bu yoldaki isteği üzerine, memurun bağlı bulunduğu kurumun “yüksek disiplin kurulu” kararı ile verilir.

       

      94- Disiplin Kurulu ve Yüksek Disiplin Kurulunun ceza yetkilerinin sınırı ne kadardır?

      Kurulların ayrı bir ceza verme/ tayin yetkisi yoktur.  Teklif edilen cezayı kabul veya reddederler.

       

      95- Cezanın kurullarca reddi halinde atmaya yetkili amirler ne yapar?

      Ret halinde atamaya yetkili amir 15 gün içinde başka bir disiplin cezası vermekte serbesttirler.

       

      96- Asaleti onaylanan memurların kademe ilerlemesi nasıl yapılır?

      Adaylık süresi sonunda bu kanun hükümlerine göre asıl memurluğa atananların adaylıkta geçirdikleri süreler kademe ilerlemelerinde ve derece yükselmelerinde değerlendirilir.

       

      97- Emekliye ayrılma ve ölüm hallerinde o aya ait peşin ödenen aylık nasıl değerlendirilir?

      Emekliye ayrılma ve ölüm hallerinde o aya ait peşin ödenen aylık geri alınmaz.

       

      98- Bir göreve açıktan aday veya asil olarak atananlar ne zaman aylık almaya hak kazanırlar.

      Göreve başladıkları günden itibaren.Göreve başlamada ilk aylık gün hesabıyla ay sonunda ödenir.( Diğer ayın maaşı da peşin olarak birlikte verilir)

       

      99- Hesaplarını görevi devir alanlara devir zorunluluğu bulunan saymanların devir süresi kaç gündür?

      7 gündür.

       

      100- Sayman mutemetleri için devir süresi kaç gündür?

      2 (iki) gündür.

       

      101- Günlük çalışma saatleri dışında fazla çalışma uygulaması ve ücreti nasıl karşılanır?

      Kurumlar gerektiği takdirde personelini günlük çalışma saatleri dışında fazla çalışma ücreti vermeksizin çalıştırabilirler. Bu durumda personele her sekiz (8) saat fazla çalışma için bir (1) gün hesabı ile izin verilir. Bu iznin en çok 10 günlük kısmı yıllık izinle birleştirilerek “yıl içinde” kullandırılır.

       

      102- Sürekli görevle yurt dışına gönderilen memurlar, geçici görevle en çok kaç ay için merkeze çağırılabilir?

      En çok 1 (Bir ay) ay geçici görev için. Bu süre içinde aylığı katsayılı ödenir.

       

      103- Hazarda muvazzaflık hizmeti dışında eğitim ve manevra amacı ile silah altına alınan memurların aylıklarını kim öder?

      Kendi kurumları. Tam olarak öder.

       

      104- Memurlara verilen sosyal haklar ve yardımlar nelerdir?

      * Emeklilik hakları

      * Hastalık ve analık sigortası

      * Yeniden işe alıştırma

      * Ek sosyal sigorta ve yardımlaşma

      * memurların sosyal tesis ihtiyaçları

      * Devlet memurları için konut kredisi

      * Devlet memurları için konut.

      * Bazı devlet memurları için konut tahsisi.

      * Memuriyet yeri ödeneği.

      * Öğrenim bursları ve yurtları.

      * Aile yardımı ödeneği.

      * Doğum yardımı ödeneği.

      * Ölüm yardımı ödeneği.

      * Tedavi yardımı.

      * Cenaze giderleri.

      * Giyecek yardımı.

      * Yiyecek yardımı.

      * Yakacak yardımı.

       

      104- Aile yardımı kimler için verilir?

      Memurun her ne şekilde olursa olsun menfaat karşılığı çalışmayan veya herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan aylık almayan eşi için 1500 çocuklarından her biri için 250 gösterge rakamının aylık katsayısı ile çarpılması ile elde edilecek miktar üzerinden verilir.

      2005-2006 yeni gösterge rakamları ; Eşà 1.500

      İki Çocuğa Kadarà 0-6 yaş  --à 500

      6- 18 yaş-à  250

       

      105- Kaç çocuğa kadar aile yardımı ödenir?

      2 çocuğa kadar. Dul memurun çocukları için de uygulanır.

       

      106- Üvey çocukların aile yardımındaki durumu nedir?

      Devlet memurunun geçimini sağladığı üvey çocuğu/  çocukları (2) için de aile yardımı ödeneği verilir.

       

      107- Aile yardımı ne zaman ve kime ödenir?

      Her ay aylıkları ile birlikte, karı ve koca memur ise sadece kocaya ödenir.

       

      108- Aile yardımlarından kesinti, vergi vb. alınır mı?

      İlgili yardımlardan hiçbir şekilde kesinti yapılamaz,borç için haczedilemez.

       

      109- Aile yardımı ödeneğine ne zaman hak kazanılır?

      Evlendiği veya çocuğunun doğduğu takip eden ay başında.

       

      110- Aile yardımı ödeneği hakkı nasıl kaybedilir?

      Boşanma, ölüm, evlenen çocuk, 19 yaşını dolduran çocuk,  kendi hesabına gerçek ve tüzel kişiler yanında  çalışan çocuk, Burs alan ve devletçe okutulan çocuk,( takip eden aydan itibaren ödenmez.)

      ( Evlenmiş ve 19 yaşını bitiren kız çocuğu 25 yaşını dolduruncaya; yükseköğrenim yapan 19 yaşını bitiren erkek çocuğu 25 yaşını geçmemek üzere ve çalışamayacak derecede malul olanlara ödeme devam eder.)

       

      111- Çocuğu dünyaya gelen memura kaç gösterge rakamının aylık katsayı ile çarpılması sonucu elde edilecek miktarda doğum yardımı ödeneği verilir?

      250 gösterge rakamının aylık katsayı ile çarpılmasından elde edilen miktar.

       

      112- Doğum yardımı ödeneğinden herhangi bir kesinti yapılabilir mi?

      Hiçbir vergi, kesinti; ödeme emri ve haciz edilmeden saymanlarca derhal ödenir.

       

      113- Uyarma, kınama, aylıktan kesme, ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezası soruşturma zaman aşımı kaç gündür?

      30 gün.

       

      114- Memurluktan çıkarma cezası soruşturma zaman aşımı kaç gündür?

      6 Ay

       

      115- Disiplin cezası gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren ne kadar süre içinde disiplin cezası verilmezse ceza verme yetkisi zaman aşımına uğrar?

      24  Ay

       

       

      116- Disiplin amirleri uyarma,kınama ve aylıktan kesme cezalarını soruşturmanın tamamlandığı günden itibaren kaç gün içinde vermek zorundadır.

      15 gün içinde

       

      117- Kademe ilerlemesinin durdurulması cezası soruşturma dosyasını disiplin amirleri , kararını bildirmek üzere yetkili disiplin kuruluna kaç gün içinde tevdi ederler?

      15 gün içinde

       

      118-  Disiplin kurulları kademe ilerlemesinin durdurulması cezası dosyasını kaç gün  içinde karara bağlar?

      Dosyayı aldığı tarihten itibaren 30 gün içinde, soruşturma evrakına göre kararını bildirir.

       

      119- Yüksek disiplin kurulu Devlet Memurluğundan çıkarma cezası soruşturma dosyasını ne kadar sürede karara bağlar?

      Dosyanın yüksek disiplin kuruluna tevdiinden itibaren azami 6 ay içinde.

       

      120- Devlet memurlarına kendilerine savunma için kaç gün süre verilir?

      7 gün süre verilir.

       

      121- Kendilerine aylıktan kesme cezası ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezası  verilenler hangi görevlere atanamazlar?

      Vali, büyük elçi , müsteşar, müsteşar yardımcısı, genel müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı.

       

      122- Uyarma ve kınama cezalarının sicilden silinme zamanı( süresi) nedir?

      Cezaların uygulanmasından 5 sene sonra.

       

      123-Aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezası sicilden kaç yıl sonra silinir?

      10 yıl sonra

       

      124- Kademe ilerlemesinin durdurulma cezasının sicilden silinmesi kimin mütâlâsı alındıktan sonra uygulanır?

      Disiplin kurulunun mütâlâsı alındıktan sonra.

       

       

       

      125- Kaç disiplin kurulu vardır?

      2 disiplin kurulu vardır. Her ilde ve kurum merkezinde ( bölge esasına göre çalışan kuruluşlarda bölge merkezinde) Milli Eğitim  Müdürlüklerinde birer disiplin kurulu.

      Kurum merkezinde yüksek disiplin kurulu bulunur.

       

      126- Uyarma, kınama cezalarına itirazlar nereye yapılır?

      Varsa bir üst disiplin amirine yoksa disiplin kurullarına yapılır.

       

      127- Hangi cezalara karşı idari yargıya başvurulabilir?

      Aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması, devlet memurluğundan çıkarma.

       

      128-  İtiraz edilen cezalara itiraz mercileri kaç gün içinde karar vermek zorundadır?

      İtiraz dilekçesiyle karar ve elerin kendilerine intikalinden itibaren 30 gün içinde krar vermek zorundadırlar.

      129- Görevden uzaklaştırma nedir?

      Devlet kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde, görevi başında kalmasında sakınca görülen devlet memurları hakkında  alınan ihtiyati bir tedbirdir. Soruşturmanın herhangi bir aşamasında alınabilir.

       

      130- Kimler görevden uzaklaştırabilir?

      Atamaya yetkili amirler .

      Bakanlık ve genel müdürlük müfettişleri.

      İlde valiler.

      İlçelerde kaymakamlar.(İlçe idare şube başkanları hakkında vali’nin muvaffakatı şarttır.)

       

      131- Görevinden uzaklaştırılan memur hakkında kaç iş günü içinde soruşturmaya başlanılması şarttır?

      Görevden uzaklaştırılmayı  izleyen 10 işgünü içinde.

       

      132- Görevden uzaklaştırılan memura aylıklarının kaçta kaçı verilir?

      3/2 (üçte ikisi) Sosyal hak ve yardımlardan faydalanma devam eder.

       

      133- Görevden uzaklaştırılma cezası kaldırılan memurun durumu nedir?

      Kesilen 1/3 aylık geri ödenir. Kademe ve dereceleri değerlendirilir/ iade edilir.

       

      134- Görevden uzaklaştırma  bir “disiplin”  kovuşturması icabında olduğu takdirde  en fazla kaç gündür?

      3 ay. ( Bu süre sonunda hakkında bir karar verilemeyen memur görevine başlatılır.)

       

      135- Bir  “cezaî  kovuşturma” icabında görevden uzaklaştırılan  memur için izlenecek süreç nasıl işler?

             Görevden uzaklaştırmaya yetkili amir , ilgilinin durumunu her iki ayda bir inceleyerek görevine dönüp dönmeyeceği hakkında karar verir. Bu kararlar ilgiliye yazıyla tebliğ edilir.

       

      136- Mem. Zamları nelerdir? Adlarını yazınız.

              1- İş güçlüğü zammı.

              2-İş riski zammı.

              3- Mali sorumluluk zammı.

              4-Temininde(eleman) güçlük zammı.

       

      137- Sayıştay’a hesap vermekle yükümlü olan saymanlarla vezne açığından sorumlu veznedar ve diğer görevlilere hangi zam ödenir?

              Mali Sorumluluk Zammı ödenir.

       

      138- Görevde tutulmasında , temininde ve belli yerlerde istihdam edilmesinde güçlük bulunan elemanlar için hangi zam ödenir?

               Temininde Güçlük Zammı ödenir.

       

      139-  Hayat ve sağlık için tehlike arz eden hizmetlerde çalışanlara hangi zam ödenir?

                İş Riski zammı

       

      140- Niteliği ve çalışma şartları bakımından güç olan işlerde çalışanlara hangi zam ödenir?

               İş Güçlüğü Zammı                                                                                            


      Baglantı


      13/2/2007 - 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU SORU CEVAPLARI-1
      Bulundugu yer: TEFTIS

           657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU  NOTLARI 1

       

       SEVGİLİ ARKADAŞLAR DEVLET MEMURLARI KANUNUNU TEST OLARAK DEĞİL DE SORU CEVAP ŞEKLİNDE ÖĞRENMEK DAHA KALICI DİYE DÜŞÜNEREK BU SORULARI SİZLER İÇİN HAZIRLADIM UMARIM FAYDALI OLUR. DEĞİŞİKLİKLER VE YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILAN HÜKÜMLER OLURSA DEĞİŞİKLİKLER YAPILACAKTIR.


      1- 657 SDMK hangi memurlar için uygulanır?

      Bu kanun ; 1-Genel ve katma bütçeli kurumlar 2- İl özel idareleri 3- Belediyeler            

      4-Belediyelerin kurdukları birlikler ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlarda

      5-Kanunlarla kurulan fonlarda 6-Kefalet sandıklarında veya Beden Terbiyesi Bölge    müdürlüklerinde çalışan memurlar hakkında uygulanır.

       

      2- 657 DMK nın temel ilkeleri nelerdir?

      1-Sınıflandırma

      2-Kariyer

      3-Liyakat

       

      3- Sınıflandırma ilkesi neyi ifade eder?

      Sınıflandırma; devlet kamu hizmetleri görevlerini ve bu görevlerde çalışan devlet memurlarını görevlerin gerektiği niteliklere ve mesleklere göre sınıflara ayırmaktır.

       

      4- Kariyer ilkesi neyi ifade eder?

      Devlet memurlarına, yaptıkları hizmetler için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uyun şekilde sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkânını sağlamaktır.

       

      5- Liyakat ilkesi neyi ifade eder?

      Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi , sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkânlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır.

       

      6-      657 SDMK’ na göre istihdam şekilleri nelerdir?

      1-     Memurlar

      2-     Sözleşmeli personel

      3-     Geçici personel

      4-     İşçiler eliyle gördürül.

       

      7- 657 SDMK na göre devlet memurlarının ödev ve sorumlulukları nelerdir?

      1- Sadakat

      2- Tarafsızlık ve devlete bağlılık

      3- Davranış ve işbirliği

      4- Yurt dışında davranış

      5- Amir durumunda olanların görev ve sorumlulukları

      6- Kişisel sorumluluk ve zarar

      7- Kişilerin uğradıkları zarar

      8- Mal bildirimi (3628)

      9- Basına bilgi veya demeç verme

      10- Resmi belge, araç ve gereçlerin yetki verilen mahaller dışına çıkarılmaması ve iadesi

       

      8- 657 SDMK’ na göre Memurların genel hakları nelerdir?

      1- Uygulamayı isteme hakkı

      2- Güvenlik

      3- Emeklilik

      4- Çekilme

      5- Müracaat, şikâyet ve dava açma

      6- Sendika kurma

      7- İzin

      8- Kovuşturma ve yargılama

      9- İsnat ve iftiralara karşı koruma

       

      9- 657  SDMK na göre devlet memurlarına getirilen yasaklar nelerdir?

      1- Toplu eylem ve hareketlerde bulunma  yasağı.

      2- Grev yasağı

      3- Ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunma yasağı

      4- Hediye alma , menfaat sağlama yasağı

      5- Denetimindeki teşebbüsten menfaat sağlama yasağı

      6- Gizli bilgileri açıklama yasağı.

       

      10- 657 SDMK’ na tabi kurumlarda çalışan memurların sınıfları nelerdir?

      1- Genel idare hizmetleri sınıfı

      2- Teknik hizmetler sınıfı

      3- Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri Sınıfı

      4- Eğitim ve Öğretim Hizmetleri Sınıfı

      5- Avukatlık Hizmetleri Sınıfı

      6- Din Hizmetleri Sınıfı

      7- Emniyet Hizmetleri Sınıfı

      8- Yardımcı Hizmetler Sınıfı

      9- Mülkî İdare Amirliği Hizmetleri Sınıfı

      10- Milli İstihbarat Hizmetleri Sınıfı

       

      11- Memurlardan master yapanlara ve yüksek öğrenimine 1  yıl ilave öğrenim  yapanlara kaç kademe verilir? (Lisans üstü ihtisas sertifikası alanlar)

      + 1 Kademe verilir.

       

      12- Tıpta uzmanlık belgesi alanlara ve ilgili öğrenim dallarında Doktora yapanlara ilave kaç  derece verilir?

      + 1 Derece Yükselmesi uygulanır.

       

      13- Master nedeniyle +1 kademe alan memur Doktorasını da tamamlarsa kaç kademe ilerlemesi uygulanır?

      Master için +1 kademe almış olan memur Doktorasını da yaparsa-tamamlarsa  +2 kademe   daha uygulanır.

       

      14- Doktora üstü üniversite doçentliği ünvanını  ( üniversitede görevli iken) kazananlara kaç derece verilir?

      1 Derece verilir.

       

      15- Doktora üstü doçentli üniversite dışı diğer memuriyetlerde iken kazananlara kaç kademe ilerlemesi uygulanır?

      + 2 kademe ilerlemesi uygulanır.

       

      16- Kademe ne demektir?

      Kademe derece içerisinde , görevin önemi veya sorumluluğu artmadan, devlet memurunun olumlu sicil almasına ve bulunduğu derecedeki hizmet süresine bağlı olarak aylığındaki ilerleyiş adımıdır.

       

      17- Kaç yaşını bitirenler memur olabilir?

      Genel olarak memuriyete giriş yaşı 18’dir.

       

      18- Bir meslek veya sanat okulunu bitirenler en az kaç yaşını doldurmak ve kazai rüşt kararı almak şartıyla devlet memurluğuna atanabilirler?

      15 yaşını bitirmek (doldurmak) ve kazai rüşt kararı almak şartı ile atanabilirler.

       

      19- Memuriyette öğrenim şartı nedir?

      Genel olarak ortaokulu bitirenler memur olabilirler. (İlköğretim oldu 8 yıllık öğretim)

      Ortaokulu bitirenlerden istekli bulunmadığı takdirde ilkokulu bitirenlerin de alınması     caizdir. (Mesleğe, kuruluş kanunlarına göre daha farklı şartlar konabilir)

       

      20- Atama yapılacak boş kadrolar nereye bildirilir?

      Devlet Personel Başkanlığına bildirilir.

       

      21- Hangi kurum boş kadro sayıları, sınıf ve derecelerini devlet personel başkanlığına bildirmez?

      Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı

       

      22- Devlet memurluğuna alınmada genel şartlar nelerdir?

      1- Türk vatandaşı olmak.

      2- Bu kanunun 40. maddesindeki yaş şartlarını taşımak.

      3- Bu kanunun 41. maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak.

      4- Kamu haklarından mahrum bulunmamak.

      5- Ağır hapis, 6 aydan fazla hapis , devlet şahsiyetine karşı işlenen suçlar , zimmet, ihtilas,irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyeti kırıcı suçtan , istimal ve istihlak kaçakçılığı hariç kaçakçılık , resmi ihaleye fesat karıştırma, devlet sırlarını açığa vurma suçlarından dolayı hükümlü bulunmak.

      6-Askerlikle ilgisi bulunmamak,erteletmiş, ya da askerlik yaşı gelmemiş olmak.

       

      23- Kurum kadrolarında çalışan personelin kaçta kaçı özürlü kadrolarına ayrılmıştır?

      % 3 oranında özürlü çalıştırmak zorunludur.

      Oranın hesaplanmasında ilgili kurum veya kuruluşun ( taşra dahil)  toplam dolu kadro sayısı dikkate alınır.

       

      24- Kurumlar çalıştırdıkları ve işten ayrılan özürlü personelin sayısını kaç ayda bir Devlet  Personel başkanlığına bildirmek zorundadırlar?

      3 ayda bir

       

      25- Aday olarak atanmış Devlet Memurunun adaylık süresi kaç yıldır?

      1 yıldan az 2 yıldan çok olamaz. Bu süre içinde aday memurun başka kurumlara nakli    yapılamaz.

       

      26- Aday memurlar kaç tür eğitime tabi tutulurlar?

      1- Temel eğitim 2- Hazırlayıcı Eğitim 3- Staj

       

      27- Adaylık devresi içinde kimlerin görevine son verilir?

      1- Temel ve hazırlayıcı eğitim ve staj devrelerinin her birinde başarısız olmak.

      2- Hal ve hareketlerinde memuriyetle bağdaşmayacak durumları tespit edilenler.

      3- Göreve devamsızlıkları tespit edilenler.

      Sicil amirlerinin teklifi ve atamaya yetkili amirin onayı ile ilişikleri kesilir.

       

      28- Adaylık devresi içinde Devlet Memurluğu ile ilişikleri kesilenler (sağlık nedenleri hariç) kaç yıl süre ile Devlet memurluğuna alınmazlar?

      3 yıl süre ile devlet memurluğuna alınmazlar.

       

      29- Asli memurluğa geçme süresi nedir?

      Asli memurluğa geçme tarihi adaylık süresinin sonunu geçemez.

       

      30- Aynı yerdeki görevlere atananlar ne kadar süre içinde yeni görev yerlerinde görevlerine başlamak zorundadırlar?

      Aynı yerdeki görevlere atananlar atama emirlerinin kendilerine tebliğ gününü izleyen iş günü içinde işe başlamak zorundadır.

       

      31- Başka yerdeki görevlere atananlar ne zaman göreve başlamak zorundadır?

      Atama emirlerinin kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde ( ve belli yol süresi içinde) göreve başlamak zorundadırlar.

      Savaş ve olağanüstü hallerde bu süre Bakanlar Kurulu kararı ile kısaltılabilir.

       

      32- İlk defa ve yeniden atananlar belirlenen süre içinde işe başlamazlarsa nasıl bir yaptırım uygulanır?

      Atamaları iptal olur-edilir ve 1 yıl süreyle Devlet Memuru olarak istihdam edilmezler.

       

      33- Belge ile ispatlı işe başlamama hali kaç ayı geçtiğinde atama işlemi atamaya yetkili makamca iptal olur?

      2 ayı geçtiği takdirde. ( Belgeli mazeret)

       

      34- Başka yerdeki bir göreve atananlara verilen 15 günlük artı yol süresi içinde görevlerine başlamayanlara –Aylık vermemek şartı ile- kaç gün daha ilave bir süre verilebilir?

      10 gün ilave süre ( Aylıksız)

       

      35- Belge ile ispatı mümkün zorlayıcı sebepler olmaksızın normal süre ve ilave 10 gün süre içinde ( sonunda) da yeni görevlerine başlamayanların durumu nedir?

      Memuriyetten çekilmiş sayılırlar.

       

      36- Kademelerde ilerleme şartları nelerdir?

      1- Bulunduğu kademede en az 1 yıl çalışmış olma.

      2- O yıl içinde olumlu sicil almış bulunma.

      3- Bulunduğu derecede ilerleyebileceği bir kademenin bulunması.

      6 yıl sicil notu ortalaması 90 ve yukarı olanlar +1 kademe.

      Kalkınmada 1. derecede öncelikli illerde fiili iki yıl görev için +1 kademe verilir.

       

      37- Kaç defadan fazla kendi istekleriyle memurluktan çekilenler ya da çekilmiş sayılanlar tekrar memurluğa atanamazlar?

      2 Defadan fazla istifa edenler. 3. istifadan sonra dönüş olamaz.

       

      38- Yasama görevinde veya Bakan olarak geçirilen sürelerde kademe ilerlemesi nasıl olur?

      Geçirilen her yıl (1) kademe.

      Geçirilen her 2 yıl (1) derece.

      39- Memuriyetten çekilmede usul nasıldır?

      Devlet Memuru bağlı olduğu kuruma yazılı olarak müracaat etmek suretiyle memurluktan çekilme isteğinde bulunabilirler.

       

      40- Mezuniyetsiz veya kurumlarınca kabul edilen mazereti olmaksızın görevin terk edilmesi ve bu terkin kesintisiz kaç gün devam etmesi halinde, yazılı bir müracaat şartı aranmaksızın, çekilme isteğinde bulunmuş sayılır?

      Kesintisiz 10 gün.

       

      41- Çekilen memurun yerine atanan kimse kaç aya kadar gelmediğinde veya yerine bir vekil atanmadığı takdirde çekilen memur ne yapar?

      Yerine atanan kimse 1 aya kadar gelmediği veya yerine bir vekil atanmadığı takdirde, üstüne haber vererek görevini bırakabilir.

       

      42- Olağanüstü “mazeretle” çekilenlerin durumu nasıldır?

      Üstüne haber vermek şartı ile 1 ay kaydına tâbi değildir.

       

      43- Olağanüstü “yönetim” hallerinde çekilme usulü nasıldır?

      Olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde veya genel hayata müessir afetlere uğrayan yerlerdeki devlet memurları yerlerine atanacaklar gelip işe başlamadıkça görevlerini bırakamazlar.

       

      44-Çekilmede devir ve teslim süresi nasıl işler?

      Çekilen devlet memurlarından devir ve teslim ile yükümlü olanlar bu işlemlerin sonuna kadar görevlerini bırakamazlar.

       

      45- Devir ve teslim yükümlülüğüne uymadan memuriyetten çekilenler kaç yıla kadar yeniden atanamazlar?

      Zorunluluklara uymadan ( Devir- teslim) çekilenler 3 yıl geçmeden atanamazlar.

       

      46- ( 96. Md) Olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halleri, afete uğramış yerlerde usulüne uygun çekilmeyenlerin yeniden atanma durumu nedir?

      96. maddeye aykırı davrananlar hiçbir surette devlet memurluğuna alınmazlar.

       

      47-  Çekilmek isteyen memurun yerine atanan kimse 1 aya kadar  gelmediği veya yerine bir vekil atanmadığı takdirde, üstüne haber vererek görevini bırakan memurlar ile, olağanüstü mazeretlerle çekilenler ( 1 ay kaydına tabi olmadan)  tekrar ne zaman Devlet Memurluğuna alınırlar ya da kaç ay geçmeden Devlet memurluğuna alınmazlar?

      94. maddenin 2. ve 3. fıkrasına uygun olarak memuriyetten çekilenler 6 ay geçmeden devlet memurluğuna alınmazlar.

       

      48- Hangi hallerin vukuunda devlet memurluğu sona erer?

      1-  Bu kanun hükümlerine göre memurluktan çıkarılma,

      2-  Memurluktan çekilmesi,

      3-  İstek, yaş haddi, mâlullük ve sicil sebeplerinden biri ile emekliye ayrılma,

      4- Memurluğa alınma şartlarından herhangi birini taşımadığının sonradan anlaşılması veya memurlukları sırasında bu şartlardan herhangi birini kaybetmesi,

      5-  Ölümü hallerinde memurluğu sona erer.

       

      49-  Memurların haftalık çalışma süresi genel olarak kaç saattir?

      Genel olarak 40 saat. ( Farklı çalışma süreleri (özel kanunlarla ya da bu kanuna dayanan

      Tüzük ve yönetmeliklerle tespit edilebilir) için özelliğine göre

       

      50- Yurt dışında tatil günleri nasıl belirlenir?

      Normal olan tatil günleri Cumartesi ve Pazardır. Ancak Bakanlar Kurulu yurt dışı kuruluşlarda  bu günleri başka gün olarak tespit edebilir.

       

      51- Günlük çalışma saatlerini merkezde (Ankara) kim düzenler?

      Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığının teklifi İle Bakanlar Kurulu düzenler.

       

      52- Günlük çalışma saatlerini “illerde” hangi kurum düzünler?

      Valilik

       

      53- Devlet memurlarının “yıllık izin” süreleri ne kadardır?

      1 yıldan 10 yıla kadar olanların(10 yıl dahil) à 20 gün…(1 yıl-10 yılà 20 gün)

      10 yıldan üstü olanlarà 30 gün (11 yıl ve üstüà 30 gün)

       

      54- Memur kaç yılın birikmiş iznini toplam olarak kullanabilir?

      Cari yıl ve bir önceki yılın izinlerini toplam olarak kullanabilir.

       

      55- Memur hangi geçmiş yılın iznin kullanamaz?

      Cari yıl ve bir önceki yıl haricinde geçmiş yılların iznini kullanamaz.

       

      56- Hizmetleri sırasında radyoaktif ışınlarla çalışan personele yıllık izinlerine ilave olarak her    yıl kaç gün/ay ilave izin verilir?

      30 gün/  ay ilave izin verilir.

       

      MAZERET İZİNLERİ

      57- Memura doğumdan önce ve sonra kaç hafta doğum izni verilir?

      Doğumdan önce ve sonra 8’er hafta doğum izni verilir?

       

      58- Çoğul gebeliklerde doğumdan önceki 8 haftalık izne kaç hafta eklenir?

      Çoğul gebeliklerde doğumdan önceki 8 haftalık izne 2 hafta ilave edilir.

       

      59- Sağlık durumu uygun olduğu takdirde, tabibin onayı ile memur isterse doğumdan önceki kaç haftaya kadar çalışabilir?

      Memur isterse “ tabip onayı ile” 3 hafta kalana kadar çalışabilir?

       

      60- Doğuma 3 hafta kalana kadar çalışan memurun kullanmadığı 5 haftalık izin nasıl kullanılır?

      Doğumdan sonraki izin süresine eklenir.

       

      61- Doğum iznine ilişkin süreler nasıl uzatılabilir?

      Memurun sağlık  durumuna göre tabip raporu ile uzatılabilir.

       

      62- Süt izni nasıl kullanılır?

      Memurlara 12 ay emzirme (süt) izni verilir. Günde 1,5  saati geçmez.Saat seçiminde annenin seçme hakkı vardır.

       

       

      63- Erkek memura karısının doğum yapması halinde kaç gün izin verilir?

      Karısının doğum yapması üzerine 3 gün izin verilir.

       

       

      64- Memura isteği halinde, kendisinin veya çocuğunun evlenmesi, annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun veya kardeşinin ölümü halinde kaç gün izin verilebilir?

      5 gün izin verilebilir.

       

      65- Belirlenen haller dışında memura yetkili amirlerin muvaffakatı ile, bir yıl içinde toptan veya parça parça, mazeretleri nedeniyle kaç gün izin verilebilir?

      10 gün.  Zaruret halinde 10 gün daha verilir ancak bu ikinci 10 günlük izin yıllık izinden

      düşülür. Bu hüküm öğretmenlere uygulanmaz.

       

      HASTALIK İZİNLERİ

      66- Memurlara hangi şartlarla ne kadar hastalık izni verilir?

      1- 10 yıla kadar hizmeti olanlaraà 6  aya kadar

      2- 10 yıldan fazla “                   à 12 aya kadar

      3- Kanser, verem ve akıl hastası olanlara à 18 aya kadar

       

      67- İzin sürelerinin sonunda hastalıkları rapor ile tespit edilenlerin izinleri ne kadar uzatılır?

      Rapor ile tespit edilerek 1 kat uzatılabilir.

       

      68- Hastalık izinlerinin normal süresi ve uzatılması ile de iyileşmeyenlerin durumu nedir?

      Bu sürelerin sonunda da iyileşmeyen memurlar hakkında emeklilik hükümleri uygulanır.

       

      69- Emeklilik hükümleri uygulanan hasta memurlar nasıl geri memurluğa dönerler?

      Gerekli sağlık şartlarını yeniden kazandıkları resmi sağlık kurullarınca tespit edilenler tekrar görev almak istedikleri takdirde, eski derece ve niteliklerine uygun görevlere öncelikle atanırlar.

       

      70- Görevlerinden dolayı saldırıya uğrayanlar ile görevleri sırasına görevlerinden dolayı bir kazaya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memurlara ne kadar izin verilir?

      İyileşinceye kadar izinli sayılırlar.

      AYLIKSIZ İZİNLER

       

      71-  10 yılını tamamlamış devlet memuruna istekleri halinde memuriyet süreleri boyunca ve bir defada kullanılmak üzere kaç aya kadar aylıksız izin verilebilir?

      6 Ay’a kadar

       

      72- Yakınlarının hayati öneme haiz durumları için memura kaç aya kadar aylıksız izin verilebilir? (Raporla)

      6 Ay’a kadar. Aynı şartlarda bu süre bir katına kadar uzatılabilir.

       

      73- Doğum yapan memurlara istekleri halinde en çok kaç aya karda aylıksız izin verilebilir?

      12 Ay’a kadar. Not: Bu izin doğum izninin bitiminden sonra verilir.

      74- Yetiştirilmek üzere (bursla gidenler dahil) yurt dışına devlet tarafından gönderilen öğrenci ve memurlarla, yurt içine ve yurt dışına sürekli görevle atanan memurların eşlerine memuriyetleri süresince her defasında kaç yıldan az olmamak üzere kaç yıla kadar aylıksız izin verilebilir?

      1 yıldan az olmamak üzere (her defasında)

      4 yıla kadar aylıksız izin verilebilir

       

      75- Aylıksız izin süresinin bitiminde önce mazeretini gerektiren sebebin kalkması halinde memur ne yapar?

      Memur derhal görevine dönmek zorundadır.

       

      76- Aylıksız izin süresinin bitiminden önce mazeretini gerektiren sebebin kalkması  halinde  veya aylıksız izin süresinin bitiminde görevine dönmeyen memurun durumu nasıl değerlendirilir?

      Memuriyetten çekilmiş sayılır.

       

      77- Devlet memurlarının kurumlarınca kayıt edildiği kütüğün adı nedir?

      Memur kütüğü

       

      78-  Memurun sicil dosyasında hangi belgeler bulunur?

      1- Sicil amirlerince düzenlenecek sicil raporları.

      2/10/2006 - 5545 sayılı ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI KANUNU

      ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI KANUNU
      Kanun No. 5545
      Kabul Tarihi : 26/9/2006

      BİRİNCİ BÖLÜM

      Amaç, Kapsam ve Tanımlar

      Amaç ve kapsam

      MADDE 1- Bu Kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu gerçek kişiler, özel hukuk tüzel kişileri veya özel hukuk hükümlerine göre yönetilen tüzel kişiler tarafından açılacak özel öğretim kurumlarına kurum açma izni verilmesi, kurumun nakli, devri, personel çalıştırılması, kurumlara yapılacak malî destek ve bu kurumların eğitim-öğretim, yönetim, denetim ve gözetimi ile yabancılar tarafından açılmış bulunan özel öğretim kurumlarının; eğitim-öğretim, yönetim, denetim, gözetim ve personel çalıştırılmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.

      Bu Kanun, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu gerçek kişiler, özel hukuk tüzel kişileri veya özel hukuk hükümlerine göre yönetilen tüzel kişilerce açılan özel öğretim kurumları ile yabancılar tarafından açılmış bulunan özel öğretim kurumlarını kapsar.

      Tanımlar

      MADDE 2- Bu Kanunda geçen;

      a) Bakanlık: Millî Eğitim Bakanlığını,

      b) Kurum: Okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim, özel eğitim okulları ile çeşitli kursları, uzaktan öğretim yapan kuruluşları, dershaneleri, motorlu taşıt sürücüleri kursları, hizmet içi eğitim merkezleri, öğrenci etüt eğitim merkezleri, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri ile benzeri özel öğretim kurumlarını,

      c) Okul: Okul öncesi eğitim, ilköğretim, özel eğitim ve ortaöğretim özel okullarını,

      d) Yabancı okullar: Yabancılar tarafından açılmış özel okulları,

      e) Azınlık okulları: Rum, Ermeni ve Musevî azınlıklar tarafından kurulmuş, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış ve kendi azınlığına mensup Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğrencilerin devam ettiği okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim özel okullarını,

      f) Dershane: Öğrencileri; bir üst okulun veya yüksek öğretime giriş sınavlarına hazırlamak, istedikleri derslerde yetiştirmek ve bilgi düzeylerini yükseltmek amacıyla faaliyet gösteren özel öğretim kurumlarını,

      g) Çeşitli kurslar: Kişilerin sosyal, kültürel ve meslekî alanlarda bilgi, beceri, yetenek ve deneyimlerini geliştirmek veya isteklerine göre serbest zamanlarını değerlendirmek üzere faaliyet gösteren özel öğretim kurumlarını,

      h) Özel eğitim okulu: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş personelin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programlarının uygulandığı özel öğretim kurumunu,

      i) Motorlu taşıt sürücüleri kursu: Motorlu taşıt sürücüsü yetiştirerek sınav sonucu sertifika veren ve trafikle ilgili eğitim-öğretim yaptıran özel öğretim kurumlarını,

      j) Öğrenci etüt eğitim merkezi: Öğrencilerin, derslerine çalışmalarına, ödev ve projelerini yapmalarına yardımcı olan, ilgi, istek ve yetenekleri doğrultusunda çeşitli faaliyetlerin yürütüldüğü özel öğretim kurumlarını,

      k) Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi: Özel eğitim gerektiren bireylerin konuşma ve dil gelişim güçlüğü, ses bozuklukları, zihinsel, fiziksel, duyusal, sosyal, duygusal veya davranış problemlerini ortadan kaldırmak ya da etkilerini en az seviyeye indirmek, yeteneklerini yeniden en üst seviyeye çıkarmak, temel öz bakım becerilerini ve bağımsız yaşam becerilerini geliştirmek ve topluma uyumlarını sağlamak amacıyla faaliyet gösteren özel öğretim kurumlarını,

      l) Milletlerarası özel öğretim kurumları: Yalnız yabancı uyruklu öğrencilerin devam edebilecekleri özel öğretim kurumlarını,

      m) Kurucu: Kurumun sahibi olan ve adına kurum açma izin belgesi düzenlenen gerçek veya tüzel kişiyi,

      n) Kurucu temsilcisi: Özel hukuk tüzel kişileri veya özel hukuk hükümlerine göre yönetilen tüzel kişiler adına seçilen kişiyi,

      o) Uzaktan öğretim kurumu: Çeşitli nedenlerle öğrenimlerini sürdüremeyenlere her türlü iletişim araçları ile eğitim-öğretim yapan kurumları,

      ifade eder.

      İKİNCİ BÖLÜM

      Kurum Açma, Kurucu, Kurum Binaları, Milletlerarası Özel Öğretim Kurumları,

      Yabancı Okullar ve Azınlık Okulları

      Kurum açma izni

      MADDE 3- Bir kurumda öğretime başlayabilmek için kurum açma izni alınması zorunludur. İzin başvuruları ilgili millî eğitim müdürlüğüne yapılır. Valilikçe yapılan inceleme sonucunda açılması uygun görülen okullar dışındaki kurumlara kurum açma izni verilir. Valilikçe açılması uygun görülen okullara ilişkin başvurular ise kurum açma izni verilmek üzere Bakanlığa gönderilir.

      Kurum açma izni talebinin valilikçe reddedilmesi hâlinde, kurucu veya kurucu temsilcisi tarafından taleplerinin reddine ilişkin işlemin tebliğinden itibaren onbeş iş günü içinde Bakanlığa itirazda bulunulabilir. İtiraz, Bakanlıkça onbeş iş günü içinde karara bağlanır.

      Kurum açma izni alınmadıkça, kuruma öğrenci kaydı yapılamaz.

      Kurum açma izni verilmesi, binanın kullanılış amaçlarına ve Bakanlıkça belirlenen standartlara uygun ve yeterli bulunmasıyla birlikte aşağıdaki şartların yerine getirilmesine bağlıdır:

      a) Ders araç-gerecinin kurumun amaç ve ihtiyaçları için yeterli olduğunun bir rapor ile tespit edilmesi.

      b) Kurumun; yönetici, öğretmen ve diğer personelinin sayı ve nitelikleri yönünden uygun bulunması ve bu kurumda çalışacaklarının belgelendirilmesi.

      c) Kurumun yönetmelikleriyle öğretim programının Bakanlıkça incelenip onanmış olması.

      İlköğretim, ortaöğretim ve özel eğitim okulları için öğretim yılının otuzuncu gününden sonra verilen kurum açma izinleri, ertesi ders yılından itibaren geçerlidir.

      Kurumlara ad verilmesine ilişkin esaslar yönetmelikle belirlenir.

      Gerçek ve tüzel kişiler tarafından; hizmet içi eğitim kapsamına giren faaliyetler dışında Kanun kapsamında belirtilen faaliyetler, bu Kanuna göre yetkili makamlardan kurum açma izni alınmadan yapılamaz.

      Askerî okullar, emniyet teşkilâtına bağlı okullar ve din eğitimi-öğretimi yapan kurumların aynı veya benzeri özel öğretim kurumları açılamaz.

      Kurucu/kurucu temsilcisinin nitelikleri ve kurum binaları

      MADDE 4- Kurum açacak veya açılmış bir kurumu devralacak olan gerçek kişilerle tüzel kişilerin temsilcilerinde; affa uğramış olsalar bile yüz kızartıcı bir suçtan yahut kasdî bir suçtan dolayı altı ay veya daha fazla hapis cezası ile mahkûm edilmemiş olma şartı aranır.

      Kurum binalarının nitelikleri, bu binalarda açılabilecek kurumlar ile her tür tesis ve donanıma ilişkin standartlar Bakanlıkça belirlenir.

      Meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık yerler ile açık alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarından kapıdan kapıya en az yüz metre uzaklıkta bulunması zorunludur. Özel eğitime muhtaç bireylerin devam ettikleri öğretim kurumları ile okullar dışındaki diğer özel öğretim kurumlarında bu zorunluluk aranmaz. Ancak, söz konusu özel öğretim kurumlarıyla yukarıda belirtilen türdeki iş yerleri aynı binada bulunamaz.

      Turizmin yoğun olduğu yörelerde bulunan okulların tatil olduğu dönemlerde, yukarıda belirtilen iş yerleri ile okullar arasında yüz metre uzaklık şartı aranmaz.

      Uzaklıkla ilgili esaslar İçişleri, Millî Eğitim, Sağlık, Kültür ve Turizm bakanlıklarının müştereken hazırlayacakları yönetmelikle belirlenir.

      Milletlerarası özel öğretim kurumları, yabancı okullar ve azınlık okulları

      MADDE 5- Milletlerarası özel öğretim kurumları, yabancı okullar ve azınlık okullarına ilişkin esaslar aşağıda belirtilmiştir.

      a) Milletlerarası özel öğretim kurumları:

      1) Yalnız yabancı uyruklu öğrencilerin devam edebilecekleri yüksek öğretim dışındaki milletlerarası özel öğretim kurumu; yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiler tarafından veya Türk vatandaşlarıyla ortaklık yolu ile 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu çerçevesinde Bakanlar Kurulunun izniyle açılabilir. Türkiye Cumhuriyeti uyruklu gerçek kişiler, özel hukuk tüzel kişileri veya özel hukuk hükümlerine göre yönetilen tüzel kişiler de kendi adlarına aynı amaçla milletlerarası mahiyette özel öğretim kurumu açabilir.

      2) Bu öğretim kurumlarında; Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, güvenliğine ve menfaatlerine aykırı, Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerleri aleyhinde eğitim-öğretim yapılamaz.

      3) Bu kurumlarda öğretim programları, eğitim-öğretim faaliyetleri ve diğer hususlarla ilgili işlemler, kurum yönetimince hazırlanan ve Bakanlıkça onaylanan esaslara göre yürütülür.

      4) Bu konularda Bakanlığın denetim hakkı saklıdır.

      b) Yabancı okullar:

      1) Bakanlar Kurulunun izni ile yeni arazi edinebilir ve kapasitelerini en fazla beş misline kadar artırabilir.

      2) Üzerinde kuruldukları araziler genişletilmemek şartı ve Bakanlığın izni ile mevcut arazi üzerindeki bina, öğrenci ve donanım kapasitelerini en çok bir mislini geçmemek üzere artırabilir veya yenileyebilir.

      3) Mevcut binalarında ihtiyaç halinde valiliğin izni ile tadilat yapabilir.

      4) Bu bentte belirtilenler dışında, yabancı okulların; binaları genişletilemez, şubeleri açılamaz, mevcut binalarının yerine kaim olmak üzere yeniden binalar inşa edilemez. Bu amaçla herhangi bir mülk edinilemez veya kiralanamaz.

      5) Yabancı okulların taşınmaz malları, kurucularının veya yetkililerinin önerisi ile Bakanlığa ya da kuruluş amaçları eğitim vermek olan 4721 sayılı Türk Medenî Kanununa göre kurulan vakıflara Bakanlar Kurulunun izni ile devredilebilir. Devredilen bu kurumların yönetim, eğitim-öğretim özellikleri dikkate alınarak korunması yararlı görülenler Bakanlıkça tespit edilir.

      c) Azınlık okulları:

      1) 23/8/1923 tarihli ve 340 sayılı Kanuna bağlı Antlaşmanın 40 ve 41 inci maddeleriyle ilgisi bulunan okulların özellik göstermesi gereken hususları yönetmelikle tespit edilir. Bu yönetmelik, ilgili ülkelerin bu konulardaki mütekabil mevzuat ve uygulamaları dikkate alınmak suretiyle hazırlanır. Yönetmelikte belirtilmeyen hususlarda resmî okullar mevzuatı uygulanır. Bu okullarda yalnız kendi azınlığına mensup Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çocukları okuyabilir.

      ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

      Eğitim-Öğretim, Yönetim, Kurumun Kapatılması ve Personel İşlemleri

      Eğitim-öğretim ve kurumların yönetimi

      MADDE 6- Kurumlarda eğitim-öğretim ve yönetim, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda ifade edilen Türk Milli Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak yürütülür.

      Kurumlarda uygulanacak öğretim programı ve haftalık ders çizelgesi, resmî kurumlarda uygulanan usûl ve esaslar çerçevesinde belirlenir. Bakanlıkça uygun bulunması durumunda farklı öğretim programları ve haftalık ders çizelgesi de uygulanabilir.

      Kurumun veya yönetimleri birleştirilen kurumların bir müdür tarafından yönetilmesi esastır. Yönetimleri birleştirilecek kurumlarla ilgili usûl ve esaslar yönetmelikle belirlenir.

      Bir kimse birden fazla kurumun kurucusu olabilir. Gerekli nitelikleri taşıyan kurucu/kurucu temsilcisi, kurumun müdürü de olabilir. Üzerinde müdürlük görevi bulunmayan kurucu/kurucu temsilcisi, kurumun eğitim-öğretimine ve bunlarla ilgili yönetim işlerine karışamaz.

      Bünyesinde birden fazla kurum bulunduran kurumlara genel müdür ve genel müdür yardımcısı atanabilir.

      Kurum açma izninin iptali, kurumun kapatılması, devri ve nakli

      MADDE 7- Kurum açma izni verilen kurumlarda iki yıl içinde öğretime başlamayan ile amacı dışında kullanıldığı tespit edilen kurumun, kurum açma izinleri iptal edilir.

      Özel öğretim kurumları, kurum açma şartlarından herhangi birini kaybetmesi veya izinsiz değişiklik yapması, mevzuatta belirtilen sayıda personel çalıştırılmaması veya mevzuata aykırı personel çalıştırılması, reklam ve ilana ilişkin gerekli şartların yerine getirilmemesi halinde, davranışın ağırlık derecesine göre onbeş günden az olmamak kaydıyla üç aya kadar geçici olarak, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun genel ve özel amaçlarıyla temel ilkelerine uymayan, kurumunu mevzuata uygun kapatmayan, geçici olarak kapatma cezası alan ve aynı fiili tekrar işleyen kurumlar ise sürekli olarak kurum açma izni veren makam tarafından kapatılır.

      Okul kurucusu/kurucu temsilcisi; Bakanlığa, yönetici, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici ve öğrenci/kursiyerlere en az üç ay önce yazılı olarak bildirmek şartıyla ve gerekçesi Bakanlıkça uygun bulunduğu takdirde öğretim yılı sonunda okulunu kapatabilir.

      Okullar dışındaki diğer kurumların kurucusu/kurucu temsilcisi valiliğe, yönetici, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici ve öğrenci/kursiyerlere en az üç ay önce yazılı olarak bildirmek şartıyla ve gerekçesi valilikçe uygun bulunduğu takdirde dönem sonunda kurumunu kapatabilir.

      Kapanan veya kapatılan kurum; mühürlerini, yönetici, öğretmen ve öğrencilerle ilgili bütün defterlerini, dosyalarını ve diğer evrakını ilgili valiliğe devir ve teslim etmeye mecburdur. Devir ve teslimden kaçınan veya bu görevi savsaklayan kurucu veya kurucu temsilcisi hakkında 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 32 nci maddesi uygulanır.

      Kapatılan kurumlarla ilgili olarak öğrenci/kursiyer veya velilerinin, kurucular aleyhine genel hükümlere göre dava açma hakları saklıdır.

      Kurumların devri ve nakline ilişkin usûl ve esaslar yönetmelikle belirlenir.

      Kurumlarda çalıştırılacak personel

      MADDE 8- Kurumların eğitim-öğretim ve yönetim hizmetlerinin, asıl görevi bu kurumlarda olan yönetici ve eğitim-öğretim elemanları ile yürütülmesi esastır.

      Bir kurumun öğretime başladığı tarihten itibaren mevcut ders saati sayısının, kuruluş sırasında üçte birinin, kuruluşundan üç yıl sonra da en az üçte ikisinin asıl görevi bu kurumlarda olan öğretmen, uzman öğretici veya usta öğreticiler tarafından okutulması zorunludur.

      Kurumların yöneticilik ve eğitim-öğretim hizmetlerinde, en az dengi resmî öğretim kurumlarına atanabilmek için gerekli nitelik ve şartları taşıyanlar, resmî dengi bulunmayan kurumların yöneticilik ve eğitim-öğretim hizmetlerinde ise yönetmelikle belirtilen nitelik ve şartları taşıyanlar görevlendirilir.

      İhtiyaç halinde, resmî okullarda görevli öğretmenlere asıl görevlerini aksatmamak ve aylık karşılığı okutmakla yükümlü bulunduğu haftalık ders saati sayısını doldurmaları kaydı ve çalıştıkları kurumların izni ile sadece okullarda, aylık karşılığı okutmakla yükümlü bulunduğu haftalık ders saati sayısının yarısı kadar ücretli ders verilebilir. Öğretmenlerin toplam ders saati sayısı haftada otuz saati geçemez.

      Uzman öğretici, usta öğretici ve öğretmenlik yapma nitelik ve şartlarını taşıyan diğer Devlet memurlarına, ilgili birimlerin izniyle haftada on saati geçmemek üzere ücretli ders görevi verilebilir.

      Ders saati ücretli olarak görevlendirileceklerle ilgili diğer hususlar yönetmelikle belirlenir.

      Kurumların müdürleri, kurucu/kurucu temsilcisi tarafından; diğer yönetici ve öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticileri ise müdürlerince seçilir ve çalışma izinleri valiliğin iznine sunulur. Valiliğin izni alınmadan müdür ile diğer yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler işe başlatılamaz.

      Gerekli şartları taşıyan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler için valilikçe çalışma izni düzenlenir. Çalışma izninin iptali yine valilikçe yapılır.

      Bu Kanun kapsamında çalışacak yabancılar, 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun hükümleri doğrultusunda görevlendirilir.

      Türkçe'den başka dille öğretim yapan ve yabancılar tarafından açılmış bulunan okulların kurucuları ile müdürleri, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu, Türkçe veya Türkçe kültür dersleri öğretmenliği yapma niteliğini taşıyan ve öğretim dilini bilenlerden birini, Türk müdür başyardımcısı olarak çalışma izni düzenlenmek üzere valiliğe önerir.

      Öğretim dilini bilen Türkçe veya Türkçe kültür dersleri öğretmeni bulunmaması hâlinde, okulun öğretim dilinde özel alan eğitimi görmüş, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğretmenlere de bu görev verilebilir.

      Bu öneriyi, uyarıya rağmen bir ay içinde yapmayan okulların Türk müdür başyardımcılarını, yukarıdaki şartları taşıyan öğretmenler arasından valilik seçer ve işe başlatır.

      Özlük hakları ve sorumluluklar

      MADDE 9- Kurumlarda çalışan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler ile kurucu veya kurucu temsilcisi arasında yapılacak iş sözleşmesi, en az bir takvim yılı süreli olmak üzere yönetmelikle belirtilen esaslara göre yazılı olarak yapılır. Mazeretleri nedeniyle kurumdan ayrılan öğretmen ve öğreticilerin yerine alınacak olanlar ile devredilen kurumların yönetici, öğretmen ve öğreticileri ile bir yıldan daha az bir süre için de iş sözleşmesi yapılabilir.

      Okullarda yöneticilik ve eğitim-öğretim hizmeti yapanlara, kıdemlerine göre (emekliler hariç) dengi resmî okullarda ödenen aylık ile sosyal yardım kapsamındaki ek ödeme tutarlarından az ücret verilemez.

      Sosyal yardım kapsamındaki ek ödemeler, bütçe kanunlarıyla resmî okul öğretmen ve personeline sağlanan haklara denk olarak okul öğretmenlerine ve personeline de ödenir. Sosyal yardım kapsamındaki ek ödemelerden gelir vergisi kesilmez.

      Kurumlardaki ek ders ücreti miktarı, resmî okullar için tespit edilen miktardan az olamaz. Ancak, 8 inci madde uyarınca resmî okul ve kurumlardan ücretli olarak görevlendirilenlere verilecek ek ders ücreti miktarı, resmî okullar için tespit edilen ek ders ücretinin iki katını geçemez.

      Kurumlarda görev yapan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere;

      a) Sosyal güvenlik ve özlük hakları yönünden; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu,

      b) Yetki, sorumluluk, ödül ve cezalar ile bunların uygulanması bakımından; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 1702 sayılı İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun, 4357 sayılı Hususi İdarelerden Maaş Alan İlkokul Öğretmenlerinin Kadrolarına Terfi, Taltif ve Cezalandırılmalarına ve Bu Öğretmenler İçin Teşkil Edilecek Sağlık ve İçtimaî Yardım Sandığı ile Yapı Sandığına ve Öğretmenlerin Alacaklarına Dair Kanun ile 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun,

      hükümlerine tâbidir.

      Ancak, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiillerin işlenmesi halinde bu kişilere kademe ilerlemesinin durdurulması cezası yerine brüt aylığından ¼'ü ile ½'si arasında maaş kesim cezası, çalışma izni veren makam tarafından verilir. Tekrarı hâlinde ise göreve son verilir.

      1702 sayılı Kanuna göre meslekten çıkarılma veya 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve hâllerin işlenmesi hâlinde, Bakanlığın görüşü alınmak suretiyle personelin görevine, izni veren makam tarafından son verilir.

      Yetki, sorumluluk, ödül, sicil, disiplin ve cezaların uygulanmasına ilişkin diğer esas ve usûller çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

      Kurumlarda görev yapan yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticiler, görevleri sırasında suç işlemeleri veya görevleri nedeniyle kendilerine karşı işlenen suçlardan dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun uygulanması ve ceza kovuşturması bakımından kamu görevlisi sayılır.

      Çalışma izninin iptali ve geçici görevlendirme

      MADDE 10- İki defa teftiş raporuyla başarısızlığı tespit edilen yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticilerin çalışma izni, izni veren makam tarafından iptal edilir.

      Hizmete devamında 9 uncu madde hükümlerine göre sakınca görülen yönetici, öğretmen, uzman öğretici, usta öğretici ve diğer personelin görevine, izni veren makam tarafından son verilir.

      Bu durum, ilgiliye tebliğ edilmek üzere kuruma bildirilir. Tebliğ, sözleşmenin feshine ve ilgilinin kurumla ilişiğinin kesilmesine yeter sebep teşkil eder.

      Kurumların teftiş ve denetlenmesi sırasında valilik, lüzum görülen durumlarda kurumun yönetici, öğretmen, uzman öğretici ve usta öğreticilerini görevden uzaklaştırabilir. Bu takdirde valilikçe, geçici görevlendirme yapılarak gerekli tedbirler alınır.

      DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

      Denetim, Reklâm, Malî Hükümler ve Ücretler

      Denetim, reklâm ve ilânlar

      MADDE 11- Kurumlar ve bu kurumlarda görevli personel, Bakanlığın denetimi ve gözetimi altındadır.

      Eğitim-öğretim ve yönetim bakımından yapılan denetimlerde, kurumun özel yönetmeliği de dikkate alınır.

      Kurumlar, ancak amaçlarına uygun tanıtıcı mahiyette reklâm ve ilân verebilirler. Bu kurumlar reklâm ve ilânlarında gerçeğe aykırı beyanlarda bulunamazlar ve televizyonda reklâm ve ilân yapamazlar.

      Malî hükümler

      MADDE 12- Kurumlar, faaliyetlerini sadece kazanç sağlamak için düzenleyemezler. Ancak, Türk Millî Eğitiminin amaçları doğrultusunda eğitimin kalitesini yükseltmek, gelişmelerine fırsat ve imkân verecek yatırımlar ve hizmetler yapmak üzere gelir sağlayabilirler.

      Bakanlık, kurumlardan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümleri çerçevesinde hizmet satın alabilir.

      Okulların su, doğal gaz ve elektrik ücretlendirilmesi, resmî okullara uygulanan tarife üzerinden uygulanır.

      Öğrenim ücreti ve diğer ücretler, ücretsiz öğrenim ve yabancı uyruklu öğrenciler

      MADDE 13- Öğrenim ücreti ve diğer ücretler, kurumlarca her yıl tespit edilerek ocak ayından itibaren en geç mayıs ayında ilân edilir.

      Ücretlerin hangi esaslara göre tespit, tayin, ilân ve tahsil edileceği yönetmelikle belirlenir.

      Kurumlar, öğrenim gören öğrenci sayısının yüzde üçünden az olmamak üzere ücretsiz öğrenci okutmakla yükümlüdür. Bakanlıkça bu oran yüzde ona kadar artırılabilir.

      Ücretsiz okutulacak öğrencilerin yüzdesi, seçimi ve kurumlara kabul şartlarına ilişkin usûl ve esaslar yönetmelikle belirlenir.

      Kurumlar ayrıca, öğrenim bursu verebilirler. Öğrenim bursu verilmesine ilişkin usûl ve esaslar yönetmelikle belirlenir.

      Bir okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısı, o okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğrenci sayısının yüzde otuzunu aşamaz.

      BEŞİNCİ BÖLÜM

      Geçici ve Son Hükümler

      Yürürlükten kaldırılan kanun, yönetmelikler ve hüküm bulunmayan haller

      MADDE 14- 8/6/1965 tarihli ve 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

      Bu Kanunda belirtilmiş olan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yürürlüğe konulur.

      Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda, resmî öğretim kurumlarında uygulanan mevzuat hükümleri uygulanır.

      GEÇİCİ MADDE 1- Bu Kanunda öngörülen yönetmelikler yürürlüğe girinceye kadar, mevcut yönetmeliklerin bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

      GEÇİCİ MADDE 2- Bu Kanun yürürlüğe girmeden önce, resmî okullarda görevli olup kurumlarda ücretli ders veren öğretmenler, çalışma izni sürelerinin bitimi tarihine kadar kurumlardaki görevlerine devam edebilirler.

      GEÇİCİ MADDE 3- Bu Kanunun 12 nci maddesi 2006-2007 öğretim yılından itibaren uygulanır.

      GEÇİCİ MADDE 4- 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu hükümleri gereği izin almış olan özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri 31/12/2007 tarihine kadar Millî Eğitim Bakanlığınca belirlenen şartlara uygun olarak açılış izinlerini yenilerler.

      Yürürlük

      MADDE 15- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

      Yürütme

      MADDE 16- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

       


      Baglantı


      27/9/2006 - KİŞİLİK VE KİMLİK

      Benlik, Kişilik ve Kimlik


      Benlik (self), aslında insan zihninin sosyal tecrübelerle formlanan ve potansiyel haldeki yapısal bütünlüğüdür. Kimlik ise, sosyal olarak şekillenmiş bu potansiyelin iradî bir kararlılıkla dışa yansıyan halidir.[1] Fizikî çevre, sağlık şartları, biyolojik miras gibi diğer faktörlerin yanı sıra, tüm sosyal faktörler, benliğin oluşumuna katılırlar. Bunların yanı sıra gurup tecrübesi ve ferdîn kendine has olan tecrübesi de kişiliğin gelişmesini devam ettirir.[2]

      Benliğin gelişmesi süreci, sosyal hayata paralel olarak, ferdîn tüm hayatı boyunca devam etmektedir. Bu açıdan değerlendirince, benliğin esasında, sosyal faktörlerin sürekli işlendiği ve neticede davranış biçimlerinin oluşturulduğu bir alan olduğu söylenebilir. Benliğin algılanması müşahede ve yansıma yoluyla olmaktadır. Kişi kendini diğer insanların gözleriyle görüp, benliğini onların kendisine olan tepki, tutum ve davranışlarından çıkardığı sonuçla algılar ve bunlar, kendini - algılama (self - perception) yoluyla fert tarafından yorumlanarak belli bir kimlik yaratılır. Böylece rol veya kimliği "kişinin bir sosyal durumda veya sosyal rolde obje olarak benliğe yüklediği [şuurlu] anlamlar olarak görebiliriz"[3].

      Bu noktada bir problem ortaya çıkmaktadır. Acaba fert, toplumun ona karşı olan düşünce ve davranışlarını olduğu gibi alarak benliğini oluşturmakta mıdır, yoksa belli bir düşünce ve yorum süzgecinden geçirmekte midir? İlk olarak, mutlaka belli bir yargılama sürecinin var olduğu ileri sürülebilir. Ancak, fertteki bu değerlendirme süreci de zaten toplum tarafından daha önceden terkip edilmiş olan öğeler kullanılarak işletilmektedir. Ferdîn, toplumda belirlenmiş olan sosyal normların, ve dolayısıyla benliğinin dışında, objektif (benliğinde mevcut olmayan unsurlarla) bir değerleme yapması beklenemez. Bu durumda, ferdîn kendi varlığını anlamlandırmasının, ona bir isim veya kimlik vermesinin toplumsal normlara bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

      Kimlik ve kişilik kavramları çoğu yerde eşanlamlı kullanılabileceği gibi, analizimizde kapsam bakımından bazı anlam farklılıkları vurgulanmaktadır. Kimlikte esas olarak dışa karşı yansıtılan belli bir cephe, bir tür tutum söz konusudur. Kimlik, daha ziyade topluma dönük sosyal bir veçhedir. Kişilik, iç dünya ile ilgili psikolojik bir veçhedir. Kişilikte benliği meydana getiren temel öğeler esastır. Kimlik, bir tür planlanmış davranış veya yüklenilmiş rol olduğundan, alternatiflerden bir diğeri tercih edilebilir, herhangi bir sosyal durumda bir başka kimlik sergilenebilir. Kişilik ise, psikolojik bir hâl olduğundan, iradî olarak bir diğer alternatif ile kolaylıkla değiştirilemez. Serde dilen kimliği değiştirmek, düzenlemek veya başka tür bir ayarlama yapmak temelde ferdîn kontrolü altındadır. Burada söz konusu sosyal durumun veya çevre şartlarının yön veren belirleyiciliğine ve uyarıcılığına da ayrıca dikkat edilmelidir. Bu farklılık sergilenen tutum ve davranışlarda izlenebilir. Ancak kimlik olarak ifade edilen öğeler aslında kişilik temellerinden kaynaklandığından, bağımsız değildirler. Yani ferdîn çok fazla bir seçeneği yoktur. İşte bu kısmî ve sınırlı saha, daha başlangıçta kişilik alanının unsurlarını oluşturur. Böylece kişilik, öğrenilmiş olan sosyal bilgilerle ve bunların yerleşikliğinin, ve birbirleriyle olan ilişkilerinin, güçlülüğü ölçüsünde hâkimdir. Öğrenilen değişik bir bilginin zihindeki mevcut şahsiyeti ve kimliği oluşturan sistemi değiştirebilmesi için çok güçlü ve önemli olması gerekir.

      Benlik ve kimlik kavramlarının analizleri pek çok perspektif tarafından ana tema olarak ele alınmıştır. Bunlardan ikisi, sosyal psikolojik ve yapısal perspektifler, birbirini tamamlamaktadırlar. Sosyal psikoloji, benliğin değişken, yenilenen özelliklerini; yapısalcı ekol ise devamlılık ve tekrar edici özelliklerini vurgulamaktadırlar. Benlik, uzun süredir sosyal psikolojideki sembolik etkileşimci (symbolic interactionist) yaklaşımın merkezi teması olmasına rağmen bunu doğrudan ampirik araştırmada kullanan çok az şey yapılmıştır. Netice itibariyle henüz benliğin amaca göre düzenlenmiş fenomeninin sınıflanmasıyla ilgili fikir birliği sağlanamamıştır.

      Bu eksiklik bilgi sosyolojisinde de vardır. Bilgi sosyolojisinde özellikle yaygın kimlik tipinin nasıl ortaya çıktığı araştırmalıdır. Bu konu, teknolojinin büyük ölçüde etkinliğinin söz konusu olduğu çağımızda ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü, bilgi bu araçlar vasıtasıyla kasıtlı olarak bazı amaçlar doğrultusunda şekillendirilmektedir. Başka bir deyişle, siyasî ve iktisadî odaklar bilgiyi belirlemektedirler. Muhtelif bilgi yayılış kanalları kontrol edilerek bir yandan mevcut kültür ve kimlik özellikleri ortadan kaldırılmakta, diğer yandan meydana gelen boşluk yukarıda sözü edilen odakların amaçlarına uygun olarak doldurulmaktadır. Kültürel kaynaklarla olan ilişkiler koparılarak kültürsüzleştirilen ve kimliksizleştirilen kesimler, popüler kültür, kültürel çoğulculu gibi kavramlar çerçevesinde yabancılaştırılmaktadırlar.


      [1]Bilinç, şuûr ve İrade kavramları genellikle aynı anlamları ifade etmelerine rağmen, bir sosyal normun kimlik öğesi olarak yansıtılması sürecini işaret etmek amacıyla farklı anlamlar yüklenerek ele alınmaktadır.

      Bilinç: Bir şeyin basit anlamıyla bilinmesi halidir. Anlam boyutu diğer şeylerle olan basit farklara dayalıdır. Şu anda saatin üç olduğunu bilmek buna bir örnek teşkil eder. Şuur: Söz konusu bilginin nasıl değerlendirileceğinin ve işleneceğinin de bilinmesi seviyesidir. Bilginin sübjektif anlamları değerlendirmeye tâbi tutulur. Daha geniş bir çerçevede mevcut bilgiye özel anlamlar yüklenmeye başlar. Bu durumda durağanlıktan çıkış ve hareketlilik hali söz konusudur. Saatin üç olduğunu bilmek aynı zamanda belli bir zamanda ve mekanda olunduğunu da hissettiriyorsa bu bir şuur seviyesidir. İrade: İşlemden geçmiş anlamlı bilginin hâkim olarak fiil ve sonuca ulaşması halidir. Bu zamana ve mekâna bağlı olarak bir değerlendirme yapmak ve harekete geçerek bilgi neticesi bir fiili sonuca ulaştırmak bilgide şuur seviyesidir. Mevcut bilgi bir tür kontrol gücü oluşturmaktadır. Saat üçte belli bir işin yapılması, bir amacın gerçekleştirilmesi gibi.

      [2]Â. Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji: Kavramlar-Nazariyeler Bünye (Türkiyede Sosyal Tabakalaşma) Değişme ve Sosyal Gelişme. İstanbul, 1982, s. 151.

      [3]Peter Burke ve Judy C. Tully, "The Measurement of Role Identity", Social Forces, Vol. 55, (June 1977: 881-97), s. 883.


      Baglantı


      27/9/2006 - TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ

      TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ

      ANKARA EKOLÜ


      Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.

      Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.

      Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.

      Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’

      Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır. Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’

      Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.

      Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;

      - Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.

      - Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.

      Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.

      Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.

      Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir. Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.

      Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:
      - Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.
      - Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında ihtisaslaşma yoktur.

      Köylerin iktisadi yapısı akrabalık ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;

      - Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı
      - Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı
      - Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı
      - Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.

      İSTANBUL EKOLÜ

      Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.

      Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi hatırlatmadan geçemez.

      Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.

      Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.

      Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.

      İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.

      Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.

      Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.

      İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.

      Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.

      İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:

      - Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.

      - Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.

      - Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.

      - Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.

      İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI

      Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.

      a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler
      b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.

      Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.

      Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.

      İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.

      İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.

      Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.

      GENEL DEĞERLENDİRME

      1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.

      Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.

      İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.

      Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.

      Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.

      Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.

      Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.

      Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.

      Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.

      İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.

      İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.

      İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:

      - İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.

      - İki ekolde demokrasiye inanırlar.

      - Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.

      - Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.

      - Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.

      ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR

      - Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.

      - 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir.

      - Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.

      - Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.

      - 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor.

      - İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir.


      Baglantı


      27/9/2006 - SOSYALİZASYON

      SOSYALLEŞME


      Bu bölümde genel olarak sosyalleşme ele alınmakla birlikte bilgi sosyolojisi açısından bazı yaklaşımlar vurgulanmaktadır. Diğer klâsik analizler sosyalleşmeyi genellikle sosyal değerlerin aktarılması süreci olarak işlemektedirler. Bu süreç zarfında toplum sürekli olarak yeniden şekillenmektedir. Makro tarihi perspektiften bakıldığında toplum yapısında büyük değişikliklerin ortaya çıktığı görülmektedir. Hatta birbirini takip eden iki nesil arasında bile kolaylıkla müşahede edilebilmektedir. Bu değişiklikler klâsik teorilerce yapılan analizlerde vurgulanmamakta, sadece sosyalleşmenin nasıl işlediğini izah etmekle yetinilmektedir. Bilgi sosyolojisi gerek fert gerekse toplum açısından düşünceleri, üretilen yeni bilgi bakımından tüm farklılıkları işleyen bir bakış açısına sahiptir. Toplumsal açıdan, sosyalleşme esnasında yaratılan bilginin toplumsal bilgi haline gelmesi ve sonra da sosyal yapıyı şekillendirmesi bilgi sosyolojisinin yaklaşımıdır. Bu yaklaşımla, farklılıkların nasıl ortaya çıktığı ve yapılandığı incelenebilir. Belli bir sosyal rol mefhumunun veya kimliğin gelişimini yönlendiren faktörlerin neler olduğu da yine bu yaklaşımla tespit edilebilir. Genel bir değerlendirme ile bu farklılıklar her toplumun kendine has özelliklerine dayanmaktadır. Millî karakter, insan unsuru ve bilime atfedilen önem belirleyici faktörlerin başında gelmektedir. Bu gibi faktörler çerçevesinde, toplumlar arasındaki farklılıklar tezahür eder.

      Ancak, bilimdeki tüm perspektifler ve açıklamalar bir noktada yetersizliğe düşmektedir. Meselâ gençlik hareketleri hakkındaki mevcut perspektifler, modern toplumlardaki tarihi değişimleri açıklamakta yeterli olamamaktadır. Pek çok sosyolojik araştırma, gençlik hareketlerini ya aile sosyalleştirme modeliyle ya da yapısal fonksiyonel model ile açıklamaktadırlar. Yeni nesillerin yeterince sosyalleşmediğinden dolayı meydana gelen sosyal değerler boşluğunun, bu tür hareketlerin sebebi olduğu ifade edilmektedir. Veya teknoloji gibi endüstri çağının bir takım özelliklerinin sosyal yapıda meydana getirdiği değişmelerin gençlik hareketlerine sebep olduğu öne sürülebilir. Bu değerlendirmeler, eksik yönleri olmakla birlikte doğrudurlar ve realiteyi bir yönüyle açıklamaktadırlar. Sosyal müşahede bu sonucu ortaya koymaktadır.

      Ancak, araştırmalar geniş bir çerçevede fenomeni anlama yerine sadece karakterleri tanımlamakta veya sorumlu tutucu ve yahut da sosyal kontrol stratejileri tavsiye etmektedir. Bir örnek olarak verebileceğimiz Mannheim'ın Bilgi Sosyolojisi Teorisi nesil hareketlerinin makro-tarihi karakterini açıklayan bir yaklaşımdır. Mannheim'ın yaklaşımında, herhangi bir tarihi çağın mantalitesi ve fertteki gurup etkisi vurgulanmıştır. Her nesil bir öncekinden farklı düşünce ve ideolojik sistem üretmektedir.[1] Böylece bir sosyal hareket, sadece bir model ile açıklanmakla kalmayıp, tarihi süreç içindeki yerine de oturtulmaktadır. Başka bir deyişle, vakıa sosyalleşmeden alınarak farklı bir düşünce sisteminin üretilmesi seviyesine çıkarılmaktadır. Bu durum, sosyal olayları bir bütün olarak ele almaktaki eksikliklerin bilgi sosyolojisi tarafından kısmen giderilmesidir. [MCB1]

      Sosyoloji, sosyal psikoloji ve antropoloji çerçevesindeki değerlendirmeleri, bilgi sosyolojisi açısından ele almak, bu sahanın yaklaşımını ortaya koyacaktır. Genel olarak, insanların sosyal dünyalarının davranışlar, normlar, kurallar ve değerler standartlarıyla şekillenmesi prosesleri, sosyalleşme olarak terimlendirilir. Sosyalleşme, ferdî tutum ve davranışların, bir veya daha fazla sayıdaki fertlerle bir sosyal çevrede etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. Literatürde çoğu kere, sosyal gelişme kavramı ile aynı anlamda da kullanılmaktadır. Sosyalleşme veya toplumsal değerlerin aktarımı ve yaygınlaştırılmasıyla, sosyal hayatın yaşanması ve geleceğe doğru bir devamlılığı sağlanmaktadır. Bu süreçler, ferdin bebeklik çağlarından başlayarak hayatı boyunca devam eder ve çocuğun yetiştirilmesi, eğitim, meslek edinilmesi, propaganda ve beyin yıkama gibi birbirinden çok farklı alanları kapsar. Sosyalleşme ile ilgili değişkenlerden bazıları eğitim, doğum yeri, ve iş tecrübesidir[MCB2] .[2] Eğitim yoluyla sosyalleşme prosesi öğrenci kimliğini etkilemektedir[MCB3] .[3] Bu bakımdan sürecinin incelenmesi gerekir. Bilgi sosyolojisi yaklaşımı eğitimdeki sosyalleşme ile işteki sosyalleşmenin farklarını vurgulamaktadır[MCB4] .[4]

      Bir çok disiplinde kullanılan ortak bir kavram olmakla birlikte sosyalleşmeyi tüm boyutlarıyla açıklayan bir genel teori henüz ortaya konamamıştır. Sosyoloji, sosyal antropoloji ve psikoloji disiplinleri kendi görüş açılarını koruyarak, sürecin çok boyutlu ve karmaşık yapısından dolayı, birbirlerinin kavram ve yaklaşımlarını kullanmaktadırlar. Fert ve toplum ilişkisini ifade eden sosyalleşme, bir bakıma bu disiplinler arasındaki köprüyü de kurmaktadır.

      Sosyal psikoloji daha ziyade sosyal olarak şahsiyetin gelişmesiyle veya ferdin sosyal gelişmesiyle ilgilenmektedir. Çocukluk döneminden erişkin bir sosyal varlık oluncaya kadarki dönemi kapsayan aslî (primary), ve daha genel anlamda kültürün aktarıldığı tâli (secondary) sosyalleşme, bu sürecin iki değişik formudur.[5] Psikoloji, özellikle aile-çocuk ilişkisinde görülen etkileşim prosesini; antropoloji kültür transferi prosesini; sosyoloji ise birer sosyalleşme ajanları olarak kurumlar ve alt kültürleri incelemektedirler. Bilgi sosyolojisi ise, tüm kültürel bilginin niteliği, üretimi, müessiriyeti ve aktarımı hakkında araştırmalar yapmaktadır.[MCB5] .[6]

      Sosyalleşme ferdin sosyal boyutta ortaya çıkmasıyla var olan bir süreçtir. Toplumun bulunduğu her zaman ve mekan biriminde bu süreç de mevcuttur. Böylece toplum kendi varlığını sağlamakta ve sürdürmektedir. Bu yaklaşım bilgi sosyolojisi açısından değerlendirildiğinde, hem fert hem de toplum bakımından ayrı ayrı ele alınabilir. Fert açısından düşünüldüğünde ferdin toplum içinde, topluma göre sosyalleşmesi; toplum açısından bakıldığında ise toplumun ferdi sosyalleştirmesi, onu sosyal değerlerle mücehhez kılması söz konusudur. Bazı yazarlar kendi kendine sosyalleşmeden[7] (self-socialization) bahsetmekte iseler de sosyalleşme esasen kurumlar tarafından yerine getirilmektedir.[MCB6]

      Fert açısından sosyalleşme çocukluk çağlarında çok hızlı bir öğrenme, ileri yaşlarda ise -şahsiyet belirginleştikçe- hızını kaybeden bir süreç olarak bütün hayat boyunca devam etmektedir. Ferdin dünyaya gelmesiyle birlikte ileride öğrenmeyi mümkün kılacak ve sosyalleşecek olan biyolojik yapı gelişmeye başlamakta ve bu dönemdeki gelişim çok büyük önem taşımaktadır[MCB7] .[8] Çocukluğundan itibaren fert üzerindeki sosyal etkiler, şahsiyetinin ve sosyal tutum ve davranışlarının gelişmesini sağlar. Bu, aslında, ferdin toplum içinde bir kimlik edinme sürecidir. Sağlıklı, dengeli ve güçlü bir şahsiyet, sosyal veya ferdi kimlik edindiği takdirde psikolojik bozukluklar, tutum ve davranışlarda sosyal sapmalar olmayacaktır. Özellikle rol ilişkilerinde sergilenen sosyal kimlikler, tutum ve davranışlara anlam vermekte ve onları yönlendirmekte, böylece endişeler, depresyon ve düzensiz davranışlar önlenmektedir[9]. Ferdin toplum içinde ne tür sosyalleştiğinin göstergesi, toplum tarafından aktarılmış sosyal değerlerin ve normların, ferdin tutum ve davranışlarında yansıması ve bu davranışların müşahede edilebilirliğidir.

      Sosyalleştirmede, toplumu belli bir tarzda şekillendirme amacı vardır. Sosyal, siyasî veya iktisadî yönlerse bazı niteliklerin yapılandırılması amaç edinilmiş olabilir. Bu aynı zamanda farklılıkların işlenmesi anlamına da gelmektedir. Zira toplum açısından kültürel orijinalliğin korunması esastır. En küçük sosyal birimden milletlerarası birliklere kadar her alandaki sosyal politikalar, tespit edilmiş olan prensipler doğrultusunda sosyalleştirmeyi amaçlamaktadırlar. Böylece bir siyasî tutum ortaya çıkmaktadır. Meselâ, Avrupa topluluğu liderleri, Avrupa'nın başarısını sağlamak için gerekli olan sosyalleştirme prensiplerini belirlemişlerdir. Buna göre Avrupa birliğini homojenlikten, aşırı kuralcılıktan, çok güçlü devlet kontrolünden ve bu yönde sosyalleşmekten korumak amaçlanmaktadır[MCB8] .[10] Siyasi sosyalleşme hakkında bir başka örnek de Deng Xiaoping döneminde Çin komünist partisinin siyasi doktrin ve reformlardaki aksaklıkları gidermek maksadıyla parti örgütünün sosyalleştirici bir gençlik teşkilatına dönüştürülmesidir[MCB9] .[11]

      Bazı yazarların ve ekollerin konuya ışık tutacak analizlerine kısaca göz atmakta fayda vardır. Yüzyılımızın ortalarına kadar yapılan çalışmaların pek çoğu psikanalizci teoriden etkilenmiş ve daha ziyade ferdin yetişkinliğe kadarki dönemini kapsamaktadır. Psikanaliz teorisi çerçevesinde yapılan çalışmalar sosyal olayların sebep sonuç ilişkilerini aile çevresiyle sınırlandırmıştır. Yakın dönemlerdeki sosyalleşme araştırmaları ise, ferdin yetişkinlik çağlarını da dahil ederek tüm hayatını kapsayacak şekilde genişleterek, daha az global teoriler ve farklı yaklaşımlar kullanmıştır. Araştırmalar göstermektedir ki, fert hayatının ilk dönemlerindeki sosyalleşmeler ortak özelliklerin, sonraki sosyalleşmeler ise ferdî farklılıkların elde edilmesi olarak değişik proseslerdir.[12]

      Newcomb'a göre sosyalleşme, ferdin çocukluğundan itibaren kapasitesi ölçüsünde toplumdaki sosyal ilişkilere girerek elde ettiği tutum ve davranışlardır.[13] Bu proses, temelde bir tür öğrenmedir. Ancak, bu tanım tüm sosyal öğrenmeyle birlikte daha ziyade ferdî sosyalleşmeyi ifade etmektedir. Diğer yazarlara göre ise sosyalleşme daha çok gurup değerlerinin öğrenilmesidir. Çocuk, diğer insanlarla bir araya gelerek kültürlerinin etkisi altına girer; toplumun bir üyesi olur ve insan şahsiyeti elde eder. Sosyalleşme, insanın şahsa doğru bir olgunlaşma prosesini ifade eder.[14] Sosyal niteliği vurgulama açısından bu yaklaşım daha uygundur. Farklılık iki noktada ortaya çıkmıştır: Sosyalleşme, gurup değerlerinin mi, toksa sosyal tutum ve davranışlarının mı öğrenilmesidir? Her iki husus da birbirine bağlıdır. Fert, ancak sosyal değerleri öğrenerek tutum ve davranışlarını serd edebilir. Bu bakımdan sosyalleşmeyi, toplumun mevcut kültürel değerlerinin fert tarafından öğrenilmesi ve özümsenmesi süreciyle birlikte sosyal çerçevede bir benlik edinmesi şeklinde ele almak gerekir. Sosyoloji açısından vurgulanması gereken nokta T. Persons ve R. F. Bales'in de işaret ettiği gibi ferdin üyesi bulunduğu toplumun kültürünü içselleştirmesidir.[15] Bu yazarları da etkilemiş olan Freudcu görüşte ise, çocuğun ebeveyninin normlarını içselleştirmesi ve bir süper ego elde etmesidir.[16]

      İçselleştirme (internalization) kavramının sosyal bilimlerde ne anlamlarda kullanıldığını belirtmek sosyalleşme vakıasının daha açık ortaya konmasını sağlayacaktır. Çünkü söz konusu olan malumat edinme şeklinde basit bir bilgi edinme değil, edinilen bilginin sosyal varlığı meydana getirmesidir. Bazı yazarlar bu öğrenmenin niteliğinin bir tür şartlanma olduğunu ileri sürmektedirler.[17] Öğrenme ve içselleştirme, nedensellik bakımından aynı anlamdadır. Çalan zille birlikte verilen elektrik şokunun tezahürleri arasında köpeğin kurduğu ve içselleştirdiği bağlantı bu nitelikte bir öğrenmedir.

      Sosyal psikolojide ise kendiliğinden bir dikkatle ve sübjektif olarak sosyal rollerin bilincinin edinilmesi anlamında kullanılmaktadır.[18] Temel kimlik unsurları özellikle ilk dönem sosyalleşmenin sağlandığı aileden müşahede edilerek alınmakta ve oyun vasıtasıyla da tecrübe edilmektedir[MCB10] .[19] Oyun çocuğun sosyalleşmesinde en önemli araçlardan biridir. Çocuğa değişen çevresini bir dereceye kadar kontrol etme ve yetişkinlerin sosyal düzeninde hareket edebilmesine imkân sağlamaktadır. Çocuk, oyun arkadaşları arasında bir statü kazanmakta ve gurubunu diğerlerinden farklı olarak oluşturmaktadır. Sosyalleşmenin en önemli fonksiyonları olan statü kazanmak ve farklı bir gurup yapısı oluşturmak bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Diğer yönden arkadaş gurupları birer sosyalleştirme ajanları olarak tutum ve davranışların belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Çocuk, kabul edilebilir sınırlardaki ahlakî davranışları, zaman içinde ihtiyaçları doğrultusunda benliği değişirken edinmektedir[MCB11] .[20] Başka bir deyişle her sosyalleşme vakıasında mevcut bilgi özümsenerek orijinal bir bilgiye dönüştürülmektedir. Bilginin güç sağlaması şeklindeki temel güdü bu fonksiyonu yerine getirmektedir. Bazı yazarlara göre insan, güç edinmeye meyillidir ve bu eğilimin kaynağı ise ailedeki ana ve baba rollerindeki gücün özümsenmesidir[MCB12] .[21]

      Sembolik-etkileşimci (symbolic-interactionist) yaklaşım sosyalleşme prosesinde ferdin diğer insanlarla ilişkilerini temsil eden sembollerin, özellikle konuşmanın rolüne önem vermektedir. Çocuk iletişim kurmaya başladıktan sonra lisan faktörü vasıtasıyla toplumun diğer fertleri tarafından etkilenmekte ve onları etkilemektedir.[22] Ancak sadece gözlem vasıtasıyla da öğrenme gerçekleşebilir. Bu ekole göre sembollerin anlamlarının kavranması bir sosyalleşme sürecidir. Daha ileriki dönemlerde ise lisan aracılığıyla bu süreç devam etmektedir.

      Konumuz itibariyle sembolik ekolün önemi, mefhumların anlamlarına göre sosyalleşmeyi vurgulamasında yatmaktadır. Mefhumlar da ait oldukları kültür sistemi içinde adeta yaşayan canlılara benzemekte ve zaman içinde anlamları nitelik itibariyle değişmektedir. Kültürel yönleriyle kavramları doldurmak uzun sürelere ihtiyaç duymaktadır.

      Sembolik ekolün lisan yaklaşımının bazı yönlerden hatalı olduğu açıktır. Farklı lisan sistemleri farklı zihin yapılarına dayanmakla birlikte, her zaman için ayrı lisan sistemleri ayrı kültürlerin olmasını gerektirmemektedir. Nitekim ABD'de yaşayan Avrupalı ve Asyalı etnik guruplar kendi lisanlarını konuşmalarına rağmen aynı kültür sistemi içinde bulunmaktadırlar ve yeni nesiller sosyalleşirken lisan konusunda bir çatışma çıkmamaktadır. Bu yaklaşım açısından kültürü, toplumun tüm farklılıklarıyla birlikte ürettiği uyumlu bir bütün olarak ele almak gerekecektir.


      [1]J. M. Starr, "The Generation of Social Change: New Perspectives on Youth Movements in Modern History.", Paper presented at the Annual Meeting of the American Anthropological Association (New York, NY, August, 1980). s. 47.

      [2]HUI-SHENG LIN, The Determinants of the timing of First Marriege for Women in Taiwan., Dissertation (Ph.D.) The university of Michigan, 1988, s. 211.

      [3]D. R. Naranjo, A Comparition of White/Anglo and Chicano Students in an Investigation of The Relationship Between Education and Student Identity. Dissertation (Ph.D.). The University of Michigan, 1983, s.12

      [4]M. Oromaner, Toward a More Comprehensive Understanding of the Community College. U.S. New Jersey, 1985, s. 1-14.

      [5]T. M. Newcomb, Social Psychology, The Dryden Press, N. Y., 1950, s.44.

      [6]A. Mandell, "The Limits of Change: Insights from the Sociology of Knowledge for Educational Theory." American Journal of Education; v.94, n.3, May 1986, s. 378-85.

      [7]E. Hall, "All in the family." Psychology Today. v. 21, Nov. 1987, s. 54-8.

      [8]K. McAuliffe, "Making of a Mind.", Omni (New York, N.Y.). v. 8, Oct. 1985, s. 62-4.

      [9]P. A. Thoits, "Multiple Identities and Psychological Well-Being: A Reformulation and Test of The Social Isolation Hypothesis", American Sociological Review, Vol. 48, April 1983, (s. 174-187).

      [10]J. M. Benoist, "Thatcherism across the Channel (Bruges group meeting in Paris)." National Review. v. 41, Nov. 10 1989, s. 23-5.

      [11]S. Rosen, "Society and Reform in China.", Current History. v. 84, Sept. 1985, s. 264-7.

      [12]M. Jahoda, "Socialization" maddesi, The Blackwell Dictionary of Twentieth-Century Social Thought, W. Outwhite ve T. Bottomore (ed.), U.S.A., 1993, s. 625.

      [13]T. M. Newcomb, Social Psychology, Dryden Press, N.Y. 1950, s. 51.

      [14]W. F. Ogburn ve M. F. Nimkoff, Sociology, Cambridge, U.S.A., 1940, s.131.

      [15]T. Persons ve R. F. Bales, Family: Socialization and Interaction Process, The Free Press, Glencoe, 1955, s. 17.

      [16]G. J. Hinkle, "Sociology and Psychoanalysis", Modern Sociological Theory in Continuity and Change, H. Becker ve A. Boskoff (ed.), N.Y., 1957, s.16.

      [17]G. E. Swanson, "Internalization" maddesi, A Dictionary of the Social Sciences, J. Gould ve W. L. Kolb (ed.), The Free Press, N.Y., 1964, s. 345.

      [18]G. E. Swanson, "Internalization" maddesi, A Dictionary of the Social Sciences, J. Gould ve W. L. Kolb (ed.), The Free Press, N.Y., 1964, s. 345.

      [19]USA Today (Periodical). "Easing Transition to new School" v. 121, Aug. 1992, s. 3

      [20]A. F. Gary, "The Dirty Play of Little Boys.", Society. v. 24, Nov./Dec. 1986, s. 63-7.

      [21]L. Sojacy, "Power Play (childhood role play)", Working Woman. v. 10, Sept. 1985, s. 160

      [22]A. R. Lindesmith ve A. L. Strauss, Social Psychology, N.Y., 1956, s.124


      Baglantı


      27/9/2006 - eğitim sosyolojisi nedir?

      EĞİTİM SOSYOLOJİSİ NEDİR?

      1.1 Kavramlar üzerine


      Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar; öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler, anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs. akla gelir. Yâni eğitim deyince ilk akla gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri, kullanılan eğitim araç ve metodları ile ilgileniriz.

      Eğitim, toplumun sosyal kurumlarından bir tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde doğar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya şehir ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin diğer okullarında okur. Küçük çocukluk yaşlarından itibaren çeşitli arkadaş çevredeki içine girerek oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder, bu gruplarla bütünleşir. Kitap, gazete, dergi okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler, televizyon seyreder... Bütün bunlar insanların ve özellikle yeni yetişen nesillerin içinde yaşadıkları toplumdan etkilenme yollarından bazılarıdır. İçinde yaşanılan bu ortamlar, çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve değer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün düşünce ve davranış yönlerinden etkiler, yönlendirir ve kalıplaştırır. İşte burada kısaca değinilmeye çalışılan toplum ile eğitsel yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri, bağlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim dalına Eğitim Sosyolojisi denir.

      Türkiye'de "Eğitim Sosyolojisi" olarak adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının tarihinde özellikle etkili olmuş bu ikili yaklaşım şunlardır: Türkçeye "Eğitim Sosyolojisi" olarak çevirebileceğimiz "Sociology of Education" ("Erziehungssoziologie", "Soziologie der Erziehung"), toplumun sosyal yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından birisi olan eğitimi ele alıp incelemektedir. Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi, araştırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir. Türkçeye "Eğitsel Sosyoloji" olarak çevrilebileceğimiz "Educational Sociology" ("Paedagogische Soziologie") ise odak noktası olarak eğitimi almakta; eğitim sistemi, öğretmen-öğrenci ilişkileri, sınıfların durumu, ders programları, eğitimde uygulanan metodları vs. incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına rağmen ele alınan konular aşağı yukarı aynı olduğu için, Eğitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın da eğitim ve toplum konularını ele alma tarzları ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu tartışmaların en yoğun olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde de iki akımın birbirine yaklaştığı ve birleştiği görülmektedir.

      Eğitim Sosyolojisinin ana konularına girmeden önce, eğitim ve sosyoloji kelimelerini, bizim için ne ifade ettikleri noktasından ele almak lâzımdır. Sosyolojik açıdan eğitim, bireyin içinde yaşadığı toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu yöndeki diğer davranış biçimlerini geliştirdiği bir süreçler toplamıdır. Başka bir tanıma göre de eğitim, bireyin toplumsallaşması ve ferdî gelişimini - ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda - en yüksek düzeye çıkarması için düzenlemiş, kontrollü bir çevredeki toplumsal süreçtir. Sosyolojiye göre eğitim, bir sosyalleşme veya sonradan topluma katılanlar için bir integrasyon (bütünleşme, kaynaşma, intibak) sürecidir. Sosyoloji ise, insanların meydana getirdikleri toplulukların ve toplumsal kurumların sistematik incelemesini yapan bir bilimdir. Sosyoloji, insanın sosyal davranışlarını inceler, toplumsal davranışın kalıplaşmış şekillerini, bu alandaki toplumsal kuralları ve "toplumsal yasaları" tespit etmeye çalışır; modern toplumlarla ilgilenir.

      Eğitim, toplum içinde cereyan eden bir sosyalleşme olgusu olarak ele alındığında, okullar ve diğer eğitim-öğretim birimleri de bu toplumsal olguyu organize ettiğinden eğitim de bir sosyal olay olarak ele alınmakta; eğitim olgusuna sosyal yönden yapılan yaklaşım ve incelemeler de Eğitim Sosyolojisi adı altında toplanmaktadır.

      1.2. Eğitim Sosyolojisinin tarihi gelişimi ve teorik yaklaşımlar

      Gerçi Eğitim Sosyolojisi genel sosyolojiden, felsefeden, ekonomiden, psikolojiden, sosyal antropolojiden, siyaset biliminden çok yararlanır, bunların konularına yeni yaklaşımlar getirir, bu bilim alanlarının kavramlarını kullanır; ama Eğitim Sosyolojisine teorik yaklaşımlar genellikle tanınmış sosyoloji teorisyenlerince yapılmıştır. Eğitim Sosyolojisinin tarihî gelişimi içindeki inceleme ve araştırmalara daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak girileceği için; burada kısaca teoriler üzerinde durulacaktır. Eğitim Sosyolojisine etkide bulunan belli başlı teorik görüşler şöyle sıralanabilir :

      1.2.1 Emile Durkheim'in eğitime sosyolojik yaklaşımı

      Eğitim Sosyolojisinin kurucu Emile Durkheim'dır. Durkheim'a göre her sosyal düzen, onu meydana getiren fertlerin dışında bağımsız olarak var olan ve kişilerin değişmelerine bakmadan devam eden bir gerçekliktir. Sosyal kurumlar birer kalıp, birer nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde şekillenir, oradan akıp giderler. Sosyal şekiller, bireyleri kendi istediği biçimde şekillendirmek için baskı ve zor kullanır; bu baskı ve zorlama bazı konularda ve bazı dönemlerde çok sert hissedildiği gibi, bazen da hemen hiç hissedilmeyecek kadar hafif kalır. Sosyal kurumların güçleri özellikle bu kurumların içinde geçerli olan kurallardan saptığımızda kendisini göstermektedir.

      Dünyada milyarlarca birey ve bir o kadar da bireysel yaşayış anlayış biçimleri vardır. Oysa dünyadaki toplumsal yaşayış-anlayış biçimlerinin ve kültürlerinin sayısı daha azdır. Ancak bütün çeşitliliğine rağmen, hem fertlerin hayatında hem toplumların düzenlerinde bir çok ortak özellikler bulunmaktadır.

      Bir toplumdaki sosyal organizasyonlar, toplum fertlerini çeşitli şekillerde kontrol ederler. Bu kontrolün aşırı şekillerinde insan, topluma bütün şahsiyeti ile. katılır; yaşayışının bütün safhalarını ve çeşitlerini içinde yaşadığı sosyal bünye tayin eder. Öte yandan sosyal kurumlar kendilerine tam itaat eden kişilere rehberlik ederler, korurlar, destek olurlar (F.Tönnies'in cemaat tipi toplumları).

      Sosyal kontrolün zayıf olduğu toplumlarda fertler bazı yönlerden kontrol altına alınır, diğer noktalarda serbest bırakılır. Herkes sadece belirli konularda ve belirli oranlarda sosyal yaşayışa katılır. Bu sosyal kurumların insanları yönlendirmesi ve koruması da sadece belli noktalarda olur. Ancak o kadar çok sosyal kurum insan hayatı ile meşgul olur ki, genel olarak insanın bütün hayatı sosyal kurumlarca şekillendirilmiş ve yönlendirilmiş olur.

      Ancak Durkheim'a göre, modern toplumlar bireyleri korumak ve yönlendirmek özelliğini yitirmiştir. Yeni sosyal kurumlar insanlardan pek az konuda pek az şey istiyor; diğer konularda onu kendi haline bırakıyor. Kişi, karşılaştığı pek çok problemleri kendi başına çözmek zorunda kalıyor. Modern toplumlar, eskisinden çok daha karmaşık olmasına rağmen bireylerin yaşayışını kontrol edip destekleyememektedir. Modern sosyal hayatta bütün güç devletlerin elinde toplanmış; devlet ile fert arasındaki pek çok sosyal kurum önemini ve gücünü kaybetmiştir.

      Durkheim, toplumsal hayatın, hatta ferdî hayatın açıklanmasında tamamen din, hukuk, mantık, ahlâk, aile vs. gibi toplumsal olaylara ve kurumlara dayanmış; diğer faktörleri hesaba katmaz görünmüştür. Bu bakımdan da çağdaşı G.Tarde ile çatışmaya düşmüştür. Tarde, bütün toplumsal hayatı ferdî yaşantı ve bilhassa taklit ile açıklamak çabasında bulunmuştur. Tarde ile Durkheim'ın fikirleri, âdeta "psikolojizm" ile "sosyolojizm"in çatışması gibidir; birisi sosyal olayı, diğeri ferdî psikolojiyi tamamen reddetmektedir. Bu tartışmalar Türk bilim hayatına da aynen yansımış; Durkheim ekolünün fikirlerini Ziya Gökalp, Tarde ekolünün görüşlerini de Sâtı Bey dile getirmiştir.

      Sosyal kurumları, "sosyal kollektif duyguların kristalize olmuş bir şekli" olarak niteleyen Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur. çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim, yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi; çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye çıkarmaktır.

      Durkheim'ın görüşlerine genel olarak bakıldığında, onun eğitimi çocukları ve gençleri sosyalleştirme olarak aldığı görülmektedir. O halde eğitim, toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Böyle olunca da, her toplumun kendi devamlılığını sürdürmek için ortaya koyduğu ahlâk, değerler ve diğer sosyal normlar, eğitimin genç kuşaklara benimseteceği ilk unsurlar olacaktır.

      1.2.2. Max Weber

      Modern sosyolojinin kurucularından Weber, insanın hareket ve davranışlarını sosyal ilişki ve bağlanışlar çerçevesinde ele almıştır. Sosyal ilişkiler, taraflar arası anlaşmalardan doğabildiği gibi, dışardaki bir güç tarafından da empoze edilebilir. Weber, sosyal kurumların hepsinin, hem tarih içinde dikey gelişim açısından hem de şu andaki yaygın durum bakımından ideal tiplere, soyut tiplere indirgenebileceğini iddia ediyor; böylece sosyal gerçeğin tabakalar içinde daha iyi anlatılabileceğini düşünüyor. Weber'in bilhassa hâkimiyet teşekkülü ve şehir tipolojileri ile hukuk ve din sosyolojisi üzerindeki analizleri dikkati çekmektedir.

      Sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik hayatı şekillendirmektedir.

      Eğitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı içinde alacakları statüyü belirleme açısından çok önemlidir. Weber'e göre eğitimin esas görevi, kişinin ilerde toplumsal yapıda ulaşacağı yere ulaşması için kişileri ve grupları hazırlamaktır. Yani eğitim, kişilerin ve grupların, bürokrasi ve sosyal tabakalaşma içinde ilerde alacakları yere hazırlama çalışmalarıdır. Weber'in tipoloji yaklaşımı, Eğitim Sosyolojisi araştırmalarında çok etkili olmuştur.

      1.2.3. Eğitim Sosyolojisi-Eğitsel Sosyoloji tartışmaları

      Eğitimin toplumsal yönünün ele alınması, A.B.D.'nde iki ayrı eğilimin gelişmesine yol açtı: bunlardan birincisi konuyu sosyolojinin bir dalı olarak alan Eğitim Sosyolojisi, ikincisi ise konuyu eğitim açısından ele alan Eğitsel Sosyolojisi akımlarıdır.

      Eğitim Sosyolojisi akımına mensup sosyologlar eğitimcileri, okulları ve diğer kurumları toplumsal ve kültürel çerçeveleri, içinde anlamaya çalışırlar. Amaç, eğitim ile toplum arasındaki ilişkilerin kavranmasıdır. Bu araştırmalarda, sosyolojik metod ve teknikler kullanılır. Toplumsal rollerin eğitim alanında nasıl oynandığı da incelenir. Eğitim ile -diğer toplumsal kurumlar olan- ekonomi, politika, din, aile gibi kurumlar arasındaki ilişkiler ele alınır. Okullar ve eğitim sistemleri ile toplumsal yapı arasındaki bağlantılar, eğitim politikacısı, teorisyenleri ve eğitim uygulayıcılarının toplumsal kökenleri vs. de Eğitim Sosyolojisi akımına mensup olanların araştırma konuları olmuştur.

      Eğitsel Sosyolojisi ise, eğitimin teori ve uygulamalarına normatif olarak yaklaşmakta, istatistik verilerden, deneysel araştırmalardan kaçınmaktadır. Ahlâk, politika, eğitim uygulamaları ve pratik sorunlar üzerinde durmaktadırlar.

      Ancak daha sonraları bu iki akımın ortak bir çizgi üzerinde birleşme çabaları görülmektedir. Bilindiği gibi, kıt'a Avrupasının genellikle teorik sosyal görüşler ileri süren sosyologlarına karşı -özellikle Avrupalı G. Tarde ve H. Spencer'den esinlenen - Amerikalı sosyologlar (L.F.Ward, A.W. Small, G. Ratzenhofer, W. McDougall, C.H. Cooley, G.H. Mead v.s.) konuyu, fertten hareket ederek açıklamaya çalışmışlar ve toplumsal gerçeği mikroskobik parçalara ayırmışlardı. Daha sonra gelen T. Parsons, Robert K. Merton, C.W. Mills gibi Amerikalı sosyologlar ise kendi ülkelerindeki deneysel ve sayısal araştırma akımı ile Avrupalı düşünürlerin bütünü kapsayan teorik görüşlerini birleştirmek istemişlerdi. Sosyal bilimlerin problem tespit etme, hipotez koyma, veri toplama, verilerin analizi, değerlendirilmesi, yorumu ve ortaya konan hipotezin test edilmesine dayanan araştırma yöntemi, eğitim dahil bütün sosyal bilimler alanında hızla yayıldığı için, Amerika'daki Eğitim Sosyolojisi ve Eğitsel Sosyoloji akımları da bir taraftan deneysel araştırmalarda normatif teorilerin kabul edilmesi, diğer taraftan sosyal kural ve değerlerin deneysel olarak incelenmeye başlanması ile ortak bir noktaya doğru gelmiş bulunmaktadır.

      1.2.4. Yapısal-Fonksiyoncu Eğitim Sosyolojisi

      Toplumlar, hayatiyetlerini sürdürmek için bazı ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. Bu ihtiyaçların karşılanması sırasında ortaya çıkan sosyal kurumların hemen hepsi belli bir takım toplum gereksinmeleri için var olmuşlardır. Başka bir deyişle, her toplum kendi ihtiyaçlarına göre bazı sosyal kurumlar oluşturur. Her ihtiyaç ve görev bir sosyal kurum meydana getirmektedir. Sosyal yapı gerçi sonradan oluşur ama, oluştuktan sonra görevlerin çoğalmasına ve değişmesine göre farklılaşır; yeni yapılar ortaya çıkartır. Bir toplum içinde çeşitli görevleri yerine getiren sosyal kurumlar, kendi aralarında uyumlu bir bütünlük gösterir.

      Sosyolojideki yapısal-fonksiyoncu görüşün en başta gelen temsilcileri Amerikalı sosyologlar olan Talcott Parsons ve Robert K. Merton'dur. Parsons'a göre toplumsal sistem, belirli statülerdeki kişilerin rollerine uygun karşılıklı etkileşimleri sayesinde kurulmakta; bu ilişkiler kalıplaşınca toplumsal yapı oluşmaktadır. Parsons'da toplumsal olaylar kişiler arası ilişkilere indirgenmektedir. Bireyler, birbirlerine zıt gibi görünen karşıt ikililer ("diktomi") içinden özgür seçim yaparak toplumsal sistemi oluştururlar. Ancak fert, bu özgür davranışları' seçerken, toplumsal açıdan bunun hoş görülüp görülmeyeceğini; değerlere, kurallara, ahlâka ve diğer sosyal kurumlara uyup uymayacağını ve -uymaması halinde- tehlikeleri göz önüne almalıdır. Her toplumun kendine has bir değerler tipolojisi ve amaçlar dizgesi vardır; her toplum kendi kültürel modelini devam ettirmek ister.

      Parsons'ın sosyolojisinde genellikle sosyalleşme, benimseme ("internalizasyon"), kişileri belli görev ve sosyal statülere yerleştirme ("allokasyon"), kişileri farklı rol, davranış kalıpları, sosyal sınıf, yerleşim yerlerinde vs. farklılaştırma ("differentiation"), şahsiyet, sosyal ve kültürel sistemler gibi konular üzerinde durulur. Kişinin toplum içindeki hedeflerini, onun rolleri, ihtiyaçları ve toplumsal değerler organizasyonları belirler. Burada okul, bir sosyal sistem olarak ele alınır. Okul, aktörler arasındaki, yani öğretmen-öğrenci ve öğrencilerin kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucudur. Okul, sosyalleşmeyi sağlayan yerlerden biridir. Hattâ giderek çocukların ve gençlerin sosyalleşmesi tamamen okulların görevi haline gelmektedir. Okullar, hem toplum kültürünü çocuklara ve gençlere öğretmek, benimsetmek hem de fertleri ilgi ve yeteneklerine göre belli görevlere yerleştirmekle görevlidirler. Okul, hem kişilere kendi şahsiyetlerini kazandıracak hem toplumsal rolleri öğretecek, bireylerin şahsi ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

      Sosyolojideki fonksiyonalist görüşün eksikliklerini tamamlamak isteyen R.K. Merton, özellikle fonksiyon kavramı üzerinde durmaktadır. Fonksiyonlar her zaman toplumsal bütünlüğü sağlamıyor; bazen da bozuyor, sarsıyor. Bireylerin birbirleriyle uyumlu davranışlar göstermelerine yarayan kültürel yapı (değerler, normlar, amaçlar) ile davranışlar arasındaki ilişkileri gösteren toplumsal yapı, uyumsuzluk içine düştüğünde, bir gerilim ve kopma hali ("anomi") ortaya çıkar. Bu durumda kişiler sahipsiz, amaçsız kalır; hiçlik duygusuna kapılır, boşluğa düşer. Toplumsal yapı değişmeleri sırasında kültürel yapının değişmesi, böyle anomi durumları yaratır. Bu durumlarda eğitim sistemine ve kurumlarına büyük rol ve ağır bir görev düşmektedir. Okulların kültürel ve toplumsal değişmeye karşı takınacakları tavır, yetiştirdikleri kişiler ve toplum açısından çok önemlidir.

      1.2.5. Bilgi Sosyolojisi, Fenomenolojik Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi bağlantıları

      Son yıllarda İngiliz sosyologlarından bir grup geleneksel Eğitim Sosyolojisine karşı radikal öneriler getirmekte; Eğitim Sosyolojisine yeni bir yön vermek istemektedirler. Özellikle Michael F.D. Young'ın önderliğinde gelişen bu yaklaşımı açıklayabilmek için onun dayandığı bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiye kısaca göz atmak gerekmektedir.

      Bilgi sosyolojisi; insan bilgisi, bilinci ve tasavvurları ile bunların içinde oluştuğu sosyal yapı ve olgular arasındaki ilişkileri araştırır. Bilgi, toplumsal bir olgudur; ahlâk, politika, dil, din, hukuk, ekonomi gibi toplumsal alanlardaki bilgiler, toplum yapısının ürünüdürler. İnsanın bilgisi üzerinde toplumun etkilerine, toplum üyesi bütün bireylerin ve sosyal kurumların toplumdaki yaygın bilgi yapısı ile uyum içinde olmalarına eskiden beri dikkat çekilmiştir. Hele hele A.Comte'un "Üç Hal Kanunu"nda tamamen bir bilgi sosyolojisi görülmekte, bütün insanlık tarihi bu şekilde açıklanmaktadır. Durkheim, düşünmenin ve bilginin toplumsal bilinç içinde oluştuğuna, toplumsal örgütlenmedeki değişmelerin bilgide ve düşünmede de değişiklikler yarattığına işaret etmiş; Levy Bruhl, ilkel ve uygar zihniyet ile toplumlar arasındaki sıkı bağlantılara değinmiş; Max Scheler, bilgi üzerindeki toplumsal etkilerin farklılığına göre bilgileri sınıflamaya çalışmış; Karl Mannheim, düşünme ile toplumsal durumun birbirine çok bağlanmasının ideolojik düşünceyi doğurduğunu iddia etmiştir. Polonya asıllı bir Amerikan sosyologu olan F.Znaniecki, bilginin yayılmasını sağlayan araçlar, bilgileri geliştiren ve yayan kişilerin toplumsal rol ve statüleri üzerinde araştırmalar yaparak eğitim sosyolojisi ile bilgi sosyolojisini birleştirme yönünde büyük adımlar atmıştır. Fransız sosyologu G.Gurwitch, bilgi çeşitleri ile toplumsal sınıflar ve gruplar arasındaki karşılıklı fonksiyonel ilişkileri araştırmaya ve bu ilişkilerin oluşturduğu bilgi sistemlerini incelemeye çalışmışlar.

      Alfred Schütz tarafından kurulmuş olan fenomenolojik sosyoloji ise, günlük hayatta insanların kurduğu sosyal yapı ve tipleri teorik tavır almadan, dışardaki gözlemciler tarafından analiz etmek, kavramak ve apaçık tasvir etmek fikrini savunuyor. İnsan, tabiatın bir eseridir, ama diğer tabiat maddeleri gibi değildir. İnsan, anlamlı davranan, birbirleriyle iletişim kurup etkilenen; daha önceden yapılaşmış bir kültür ortamı içinde doğmuş olmasına rağmen gene de kendi kendine anlamlı ve orijinal bir şahsiyet oluşturan varlıktır. Sosyoloji, tarih içinde oluşmuş sosyal yapı ve sosyal ortamlar ile günlük hayat içinde yaşayan insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve bağlantıları ("Intersubjektivitaet") inceler. Her insan, içinde yaşadığı sosyal yapı ile karşılıklı yönlendirme ve sınırlamalar yaparak oluşur.

      Bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiden yola çıkan M.F.D. Young, geleneksel eğitim sosyolojisine karşı çıkmaktadır. Ona göre, toplumdaki politik güçler faaliyetlerini şimdi eğitsel bilginin organizasyonunda yoğunlaştırmışlardır. Günümüzde akıl ve bilim tehlikeli bir şekilde mutlaklaştırılıyor; çeşitli sosyal, politik ve eğitsel davranışları etkiliyor. akıl ve bilim "dogmaları", feodal toplum yapısındaki kilise dogmaları haline geliyor. Young, akıl ve bilimin dogmatik yanına hücum etmektedir. Eğitim Sosyolojisi, kurumları, fikirleri, öğretimin elemanlarını, yetenek ve başarıyı başlangıç noktası olarak almalı, bunların altında yatan anlamları bulmaya çalışmalıdır. Eğitimsel bilgi tâ program düzenlemeden, mâli ve idari kontrolden öğretmenlerin yetiştirilmesine kadar politiktir. Bilgilerimiz, politik güçlerin istediği gibi toplumsal tecrübelerin ve kitaplar!n aktardığı gibi oluşmaktadır. Hele son zamanlarda kitle iletişim araçlarının ya resmî kurumların ya da güçlü sermaye gruplarının elinde olması, yalnız okullardaki çocukların ve gençlerin değil, evlerinde oturan her yaştaki insanların da propaganda, beyin yıkama ve telkin şeklindeki politik ve yönlendirmeli bilginin elinden kurtulamadığını; davranışlarımızın ve vaziyet alışlarımızın buna göre şekillendiğini daha açık göstermektedir.

      Eğitim Sosyolojisi araştırmalarına etki eden daha başka teorik görüşlere, ilerde başka konular işlenirken zaman zaman temas edilecektir.

      1.3. Eğitim Sosyolojisi biliminin inceleme alanları ve bu kitapta ele alınacak konular

      Klâsik yoldan giden bir çok sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, toplumsal gelişmeyi sağlayan ve toplumsal bozuklukları çözmeye çalışan bir bilim alanı olarak görürler (L.Ward, W.J. Goode, Ellwood vs.)

      Kinneman, Peters gibi sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, eğitimin toplumsal amaçlarını belirlemeye çalışan bir bilim olarak ele almışlar ve çalışmalarını bu yönde sürdürmüşlerdir.

      Gene bir grup Amerikan sosyologu, Eğitim Sosyolojisini, sosyolojinin eğitim sorunlarına ve konularına uygulanması olarak almaktadırlar. Burada sosyolojinin uygulandığı esas alan, program geliştirme alanıdır. Bu görüşe göre, Eğitim Sosyolojisi bir bilim değil, bir teknolojidir (M.P. Smith, Kulp, Leslie Zeleny).

      Eğitimi bir toplumsallaşma (sosyalizasyon) süreci olarak ele alan sosyologların sayısı da bir hayli fazladır. S.D. Sieber, D.E.Wilder, F.Brown, Ellwood gibi sosyologlar çocuğun toplumsallaşma sürecini incelemişler, bireyi etkileyen toplumsal grupları konu olarak almışlardır. Eğitim Sosyolojisi, sadece okuldaki toplumsallaşma ile değil, bütün hayat boyunca süren toplumsallaşma ile ilgilenmektedir. Eğitim sosyologu G.Payne, Eğitim Sosyolojisinin konusu olarak bireyin eğitimle kazandığı, uyduğu ve organize ettiği toplumsal ilişkileri almaktadır. Başka bir deyişle Eğitim Sosyolojisi, insanın sosyal davranışlarını kazanmasıyla ilgilenmektedir. Ancak az-çok kapalı ve ilkel topluluklarda çocuğun sosyalleşmesi, kuşaklar arası ve aile içindeki ilişkiler vs. ile ilgilenirken; daha gelişmiş ve modern toplumlarda, genellikle eğitim-öğretim amacıyla kurulmuş örgütlerle ilgilenilmektedir.

      Başka bir grup sosyolog ise, eğitim-öğretim kurumlarının toplumdaki yeri ve okulun toplumsal fonksiyonları üzerinde durmaktadırlar. okul içindeki toplumsal hayat, öğretmen-öğrenci ilişkileri, öğrencilerin kendi aralarında kurdukları gruplar arası ilişkiler, öğretmenin okuldaki rolü; kısaca toplumun küçük bir modeli olarak okulun ele alınıp incelendiği eserler de çoktur.
      En geniş anlamda Eğitim Sosyolojisi, eğitim ile diğer toplumsal kurumlar arasındaki fonksiyonel ilişkileri incelemektedir. Eğitim politikalarının ve eğitim teorilerinin toplumsal kaynakları, eğitim sistemlerinin toplum yapısı ile ilişkileri Eğitim Sosyolojisinin inceleme konularıdır.

      Bu kitapta çeşitli başlıklar altına dağılmış olarak incelenecek konular da şöyle özetlenebilir :

      * Eğitim ile toplum arasındaki ilişkiler / Toplum için veya topluma karşı eğitim - Formel ve informel (örgün ve yaygın) eğitimde toplumun rolü - Toplumsal bir kurum olarak okul.

      * İnsan, eğitim ve toplum / İnsanın sosyal tabiatı / Sosyal ve kültürel bir varlık olarak insan / Sosyalleşme, dil ve kültür kazanma / Sosyal rolleri öğrenme / Sosyal interaksiyon (karşılıklı ilişkiler) / Sosyal değerler, normlar ve kurumlar / Sosyal benlik, insan davranışlarının oluşumu ve değiştirilmesinde grup dinamiği.
      * çocukluk ve gençlik yaşlarında şahsiyetin oluşumu - Aile / Arkadaş grupları / Okul / Meslek / Aile, okul ve meslekte rol ve tutumların kazanılması.

      * Eğitim, kültür ve toplum - Kültürün toplum düzenindeki yeri / Sosyo-kültürel sistem / Kültür değişmeleri ve? toplum değişmeleri - toplum tipleri, kültür tipleri.

      * Eğitime etki eden sosyal faktörler / Aile / Sosyal sınıflar ve tabakalar / Öğretmen - Okul - Kitle iletişim araçları / Politik ve ekonomik sistem - Sosyal hareketlilik.

      * Eğitimin sosyal fonksiyonları / Politik, ekonomik ve seçme fonksiyonları / Toplumsal düzeni sürdürme ve değiştirme.

      * Okulun sosyal yapısı / Öğretmen-öğrenci, öğretmen-anne-baba ilişkileri / Okul hayatında demokrasi / Okulun diğer sosyal kurumlarla, aile, din, ekonomi, yönetim vs. ile ilişkileri.

      * Eğitim, politika ve toplum / Politik güçler ve toplumsal sistemler arasındaki bağlantı / Politik güçler ve eğitim / Eğitimde şans ve fırsat eşitliği / Eğitim politikası ve sosyal politika ilişkileri / Yetenekleri boşa harcama / Gençleri meslek sahibi yapmak.

      * Toplumlar ve okul kuruluş sistemleri / Toplum modelleri ve okul sistemleri / Toplumsal değişme ve eğitimde demokratlaşma / Okul yapısı ve kültürel yapılar.

      1.4. Eğitim Sosyolojisinde kullanılan metodlar

      Eğitim - Sosyolojisi araştırmalarında, genellikle diğer davranış bilimlerinin kullandığı belli başlı teknik ve metodlardan yararlanılır ki, bunlar kısaca şunlardır :

      * Tarihi belgelerin ve edebî eserlerin çözümlenmesi ve yorumu;
      * Araştırmacının eğitim olgusuna bizzat katılarak doğrudan gözlem yapması;
      * Belirli bir toplumsal grup veya kurum hakkında tasvirî bilgi toplama ve değerlendirme ("Örnek olay araştırması", "Case study");
      * Eğitim araştırmalarında, eğitim ve diğer sosyal konulardaki istatistiklerden yararlanma;
      * Eğitim problemlerinin çözümünde teorik modeller önerme ve deneme;
      * Okul ve sınıfla ilgili araştırmalarda grupların psikolojik davranışlarının matematiksel olarak ölçülmesi için kullanılan sosyometri.

      1.5. Eğitim Sosyolojisinin önemi

      Eğitim Sosyolojisi dersinin öğretmen ve eğitimcilere kazandıracağı yararlar da şu noktalarda özetlenebilir :

      a) Bir öğretmenin karşısındaki öğrenciler çok çeşitli toplumsal menşelerden; ailelerden, yerleşim yerlerinden, sosyal sınıf ve tabakalardan gelmektedirler. Öğretmen, öğrencilerin içinden çıktığı sosyal çevreyi ve oradaki sosyal ilişkileri iyi bilmelidir.

      b) Öğretmen, içinde çalıştığı okuldaki toplumsal olguyu ve bir sosyal kurum olarak okulun sosyal işleyişini bilmeli; eğitim-öğretim çalışmaları sırasında bundan faydalanmalıdır.

      c) Modern öğretim yapmak isteyen bir öğretmen, karşısındaki öğrenci grubunun özelliklerini bilmeli; grup dinamizmi, grup davranış ve dayanışması ile ilgili bilgi sahibi olmalıdır.

      d) Eğitim Sosyolojisi, öğretmenlere, içinde bulundukları toplumun kültürü, eğitimi etkileyen toplumsal güçler ve etkileme biçimleri, toplumsal gelişme, toplumsal roller vs. konularında sağlıklı bilgiler vermektedir.

      e) Eğitim Sosyolojisi, ülkenin ve çağdaş toplumsal düzenin eğitim sorunları karşısında, öğretmenlerin daha bilinçli hareket etmelerinde ve mümkün çözümler göstermelerinde yardımcı olur.

      1.6 Eğitim ile toplum arasındaki ilişkilere tarihi bir bakış

      Uzun yüzyıllar boyunca eğitim, toplumun ahlâk kurallarının, ekonomik ve politik yapısının belirlediği - ama kesin olarak belirlediği - ve mevcut toplumsal düzeni aynen devam ettirmeyi sağlayacak vatandaşlar yetiştirmeyi amaçlayan bir sistem olarak görüldü. Öyle ki, toplum düzeni ve onun felsefî ahlâki ve politik kuralları, öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkiyi, eğitimin amaçlarını, eğiticinin hedeflerini, eğitim araçlarını ve vasıtalarını tek başına belirliyordu. Avrupa'da 18. yüzyılın ortalarına kadar hem okullarda hem de okul dışı dinî ve meslekî eğitim kurumlarında verilen eğitim, eğiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin egemenliğine dayanıyor ve yeni nesiller mevcut toplumsal düzenin devamını sağlamak için zamanın toplumsal ihtiyaçlarına ve gereklerine göre düzenleniyordu.

      Tarihte artık klâsik olmuş olan bu tezi ilk defa 1888 yılında W.Dithey, "eğitim, toplumun bir fonksiyonudur" şeklinde formüle etmişti. Buna göre eğitim hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı idi. Eğitim düşünce ve hareketleri sosyal yapıya bağlı ilişkiler tarafından, "toplumsal güç" ve politik çıkarlar bakımından belirleniyordu. Öyle ki eğitim, mevcut yönetim-yönetilen (iktidar-halk) ilişkilerinin sağlamlaştırılarak sürdürülmesine yarıyordu.

      18. yüzyılın ortalarından itibaren aşırı derecede hızlanmış olan toplumsal değişmede eğitim, çok önemli bir rol oynayamadı. W.F. Ogburn'ün "kültürel geri-kalma" (cultural lag", "kulturelles Zurückleiben") teorisine göre, toplumdaki bütün kültürel unsurlar aynı değişme sürecini paralel zamanlar içinde geçirmediler; "maddî kültür" dediğimiz bilim ve teknik keşifleri, bilgi ve metodları, "manevî kültür" ("immaterialle Kultur") dediğimiz toplumsal kurumlar, değerler, kurallar, dünya görüşleri, örgütler vs. den daha yavaş bir gelişme gösterdiler ve onların gerisinde kaldılar. Oysa günümüzde ise tam tersi bir durumla karşılaşmaktayız. Bugün maddî kültür unsurları alabildiğine bir gelişme içinde bulunmalarına karşın, manevî kültür unsurları önemli bir gerilik içinde bulunmakta; yeni değerler yaratılmadığı gibi eskilere karşı da vaziyet alınmakta ve insanlar büyük bir manevi boşluk içinde bunalımlara düşmektedirler.

      Genellikle Eğitim Sosyolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Fransız sosyologu E.Durkheim, eğitimi toplumun bir fonksiyonu olarak görmeye devam etti. Ona göre eğitim, topluma bağlı değişkenlerden biri idi ve amacı da çocukları ve gençleri, içinde yaşadıkları topluma katmak, oraya uyum yapmalarını sağlamak; bu toplumsal ve politik sistemi anlamalarını ve işleyişine katılmalarını temin etmek idi. Hatta bazı anne-babalar istemeseler bile, çocukların başarılı olabilmeleri için, içinde bulundukları toplum düzenine uygun, sosyal yönden arzu edilen çerçevede yetiştirmek zorundadırlar. Bu, çocukların hayatta başarılı olabilmeleri için vazgeçilmez bir esastır.

      Eğitim-toplum ilişkilerindeki bu aşırı görüş insanın tamamen toplum tarafından şekillendirildiğini kabul ediyor ve onu, toplum düzeni içindeki sosyal rollerden kendisine uygun düşenleri seçip oynayan bir "rol oyuncusu" olarak görüyordu. Ancak bu görüşün bir antitezi olarak, eğitim toplumdan bağımsız bir değişken olduğu ve toplumun eğitim tarafından şekillendirilip değiştirdiği görüşü savunulmaktadır. Dilthey'in tezine tamamen zıt olan bu görüşe göre de "toplum, eğitimin bir fonksiyonudur". Eğitim, toplumu yenileştirme ve değiştirme, mevcut toplumsal, politik güç ve fikirleri kontrol altına alma, şekillendirme gücüne sahiptir. Sosyal bilimler tarihinde bu tip bir görüşün ilk savunucularından biri J.G.Fichte idi. Ona göre, eğitim sisteminde ve bilhassa ilkokul düzeyindeki eğitim-öğretim yürüten öğretmenlerin çalışmalarıyla toplum yapısında büyük değişikler olur. Fichte, Alman milletinin Napolyon'un işgalinden kurtulmasının ancak bu yolla mümkün olabileceğini savunuyordu. Tanınmış Amerikalı eğitim düşünürü J. Dewey de 1899'da yayınladığı "Eğitim ve Toplum" adlı eserinde, eğitim sistemini, toplumsal değişimin doğrudan doğruya bir aracı olarak görüyor; toplumsal reformların yapılmasını okullardan bekliyordu.

      Yukarıda kısaca söz edilen görüşler, eğitim ile toplum arasında diyalektik bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu kitapta işlenecek olan eğitim ile toplum arasındaki bağlantılara, düşünce tarihinin ilk dönemlerinden beri dikkat çekilmektedir. Platon, Aristoteles, Poseidonius, Çiçero gibi antik Yunan ve Roma dönemi düşünür ve siyasetçilerinin eserlerinde eğitim olgusuna toplumsal, felsefî ve politik yaklaşımlar görülmektedir. Ortaçağ düşünce hayatında da, toplumsal yaşam ile eğitim bir görülmeye devam etmiştir. Ancak daha sonra eğitim ve toplum, felsefî ve teolojik görüşlerin kontrolünden kurtulmuştur. Bu, İngiltere'de de J.Locke; Fransa'da, J.-J. Rousseau ve Almanya'da J.G.Herder tarafından gerçekleştirilmiştir. Bilimsel ve teknik keşifler, icatlar, gittikçe artan nüfus, üretim tekniğinde ortaya çıkan yeni düzenlemeler sosyal yaşayış biçimindeki değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu arada politik iktidarlar da toplumsal değişmeye ayak uydurmak zorunda kalmışlardır. O zaman bu sosyo-ekonomik değişiklikler içerisindeki insanlarda kendi çıkarlarını düşünen, rasyonel davranan, feodal yapılardan ve geleneksel meslek bağlarından kurtulan bireyler olarak ortaya çıktılar. Bunun sonucu olarak da, eğitim ve öğretim anlayışı ferdin kendini bağımsızlaştırmasına ve toplum yapısındaki değişikliklere uymak zorunda kaldı.

      J.-J. Rousseau, ferdin doğuştan getirdiği saf tabiatını temele alan bir eğitim teorisi geliştirdi. Onun "Emile veya Eğitim Üzerine" adlı pedagojik romanında vurgulamak istediği, ferdin doğuştan esas olarak temiz olduğu, ancak feodal toplumun ve eğitim dahil bütün toplumsal kurumların daha sonra kişinin temizliğini ve ahlâkını bozduğu idi. Ona göre eğitim, toplumun, dinî, felsefî, ahlâki ve politik sistemlerin çocuğa kabul ettirilmesi değil; çocuğun serbest gelişimini, "tabiî gelişimini" sağlayıcı bir düzen olmalı idi. Rousseau'nun eğitim anlayışı yalnız bu değildir; onun eğitim anlayışını toplum anlayışı ile birlikte ele almalıdır. Ona göre toplum, o topluma katılan insanların bağımsız ve mantıklı düşünüp anlaşmalarıyla ("sosyal sözleşme") kurulmalıdır; bu da ancak demokratik bir cumhuriyet şeklinde mümkündür. Onun "tabiata geri dönme" şeklindeki eğitim görüşü toplum ve medeniyet düşmanı bir görüş değil, sosyal eşitsizliğe ve çatışmalara yol açan o zamanki eğitim ve toplum düzenine karşı bir vaziyet alıştır.

      Rousseau'nun açtığı bu çığır, daha sonra da devam etmiş ve bugün de hâlâ temsilcileri bulunmaktadır. Bunların en tanınmışları M.J.A. Condorcet, I.Kant, W.v. Humboldt, K.Marx, S.Freud, W.Reich, H.Marcuse, J.Habermas tır. Bunlar eğitimden, insanın kendini gerçekleştirmesi ve haklarını elde etmesi ("Emanzipation") yolunda ona yardım etmesini istemekte ve genellikle radikal ütopyalar şeklinde, daha iyi ve çocuklara uygun bir toplum kurulmasını hayal etmektedirler. Bunlara göre toplumsal statüler, çocukların kimin çocuğu olarak doğduklarına veya ailelerin servetlerine bakılmaksızın, şans eşitliğine dayalı bir eğitim sistemi içinde yetişecek çocukların yükselebilecekleri yerlere göre verilmelidir. Yani eğitim, bir taraftan çocukları ve gençleri toplumsal ve geleneksel bağlardan kurtardığı gibi, öte yandan da toplumsal yapı, eğitim tarafından belirlenmiş olmaktadır. Toplumun eğitimi veya eğitimin toplumu belirlediği şeklindeki diyalektik görüşlere gerçekçi bir yaklaşımla bakıldığında bunların aslında iç-içe oldukları, birbirlerini karşılıklı etkiledikleri ve belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

      Eğitimin toplumsal olarak üstlendiği görev, diyalektik bir yapı göstermektedir; eğitim hem yetiştirdiği çocukları ve gençleri içinde yaşayacakları topluma uyan birer şahsiyet olarak yetiştirmek için toplum düzenini ve kültürünü onlara aktarmakta hem de bu çocuklara ve gençlere, toplum yapısını değiştirici, düzeltici ve ileriye götürücü, eleştirici düşünceyi vermeye çalışmaktadır.

      Eğitimde bu iki yöne daima dikkat edilmelidir; gençler hem devlet ve toplum için, onların kültür ve kanunlarına uyacak şeklinde yetiştirilmeli hem de ileriye yönelik olumlu değişiklikleri yapabilecek güçte olmalıdırlar. Aslında birbirine zıt gibi görünen bu hususlar, daha dikkatlice incelendiğinde, sadece görünürde bir zıtlık olduğu ortaya çıkar; eğitimde her iki husus ne kadar mükemmel bir şekilde gerçekleştirilse, zıtlığın o kadar belirsiz bir şekilde ortadan kalktığı görülecektir. Yalnız burada toplumsal ve bireysel ilgi ve ihtiyaçlar çok dikkatli değerlendirilmelidir.

      | Sosyoloji |


      Baglantı


      27/9/2006 - Mülakatım var, ama ne giyeceğimi bilmiyorum!

      Mülakatım var, ama ne giyeceğimi bilmiyorum!



      İlk kez bir iş görüşmesine mi gidiyorsunuz? Peki, ne giyeceğinizi biliyor musunuz? İşte size bu ilk iş görüşmesinde yardımcı olacak önemli ipuçları…

      Okul hayatını, iş hayatından ayıran en önemli özelliklerden biri kuşkusuz serbest kıyafettir. Okul hayatı boyunca gardırobumuzu rahat ve spor giysilerle doldururuz: Düşük belli kot pantolonlar, göbeği açıkta bırakan dar t-shirtler, rengârenk spor ayakkabılar, kocaman ve renkli boncuklardan yapılmış kolyeler, küpeler, bilezikler… Ancak hem üniversitede okuyup hem de çalışmayı seçenler için durum biraz farklıdır. İster yarı zamanlı çalışma ister staj olsun, çalışılan kurumun kıyafet yönetmeliğine uymak bir zorunluluktur. Çünkü iş yerlerine girdiğiniz anda özel hayat dışarıda kalır, o andan itibaren önemli olan o kurumun kurallarına harfiyen uymaktır.

      Bunun ilk örneği iş mülakatlarında kendini gösterir. İş başvurusu yaptığınız şirketten bir anda telefon gelir. Yetkili kişi mülakata beklendiğinizi söyler. İşte o andan itibaren tatlı bir koşuşturmaca, bir panik başlar. Sizi aradıklarına mı sevinseniz yoksa nasıl hazırlanmalıyım diye mi düşünseniz bilemezsiniz.

      Bildiğiniz bir tek şey vardır: Her gün giydiğiniz o rahat kıyafetlerle mülakata gidemeyeceğiniz.

      Mülakat için neden farklı giyinmeli?

      “İlk intiba son intibadır.” sözü aslında bu soru için verilebilecek en güzel cevaptır. İlk görüşmede verdiğiniz izlenim çok önemlidir ve bu izlenim işe alınma şansınızı da büyük oranda etkileyecektir. Bu ilk görüşmede de kendiniz hakkında her şeyi bir anda gösteremeyeceğiniz için dış görünüşünüz büyük önem kazanır. “İmaj Dinamikleri” adlı kitabın yazarı Kim Zoller de dış görünüşün önemini şöyle ifade etmiştir: “Dış görünüşünüz, karşınızdaki insanın sizin hakkınızdaki izlenimlerinin %55’ini oluşturur.”  “Görünmeyeni Satmak” isimli kitabın yazarı Harry Beckwith de bu görüşü desteklemiş; günümüzün meşgul insanının, karşısındakini uzun uzun incelemek yerine onun bir anlık resmini çektiğini ve bu ilk izlenimden yola çıkarak onun hakkında kararlar verdiğini ifade etmiştir.

      Bir başka deyişle; görünüşünüz, kim olduğunuzdur. Giyim tarzınız, o kıyafetleri taşıyışınız ve dış görünüşünüzün temiz ve düzgün oluşu; geldiğiniz yer, statünüz, ruh haliniz, zevkleriniz ve kültürel alt yapınızı ortaya koyar. Görüşmeye giderken ne kadar hazırlandığınız ve bu işi ne kadar ciddiye aldığınız da kıyafetlerinizden rahatlıkla anlaşılır. Bu yüzdendir ki o çok istediğiniz işe kabul edilmenizde kıyafetinizin ve verdiğiniz ilk izlenimin önemi büyüktür. Ayrıca ilk görüşmede kıyafetinize verdiğiniz önem işverene de güven aşılar; ona, size vereceği görevi ne kadar iyi yapabileceğiniz hakkında fikir verir.

      Sektörlere bağlı olarak giyim tarzının değiştiği bilinen bir gerçektir. Şüphesiz, bir bankanın çalışanları, bir reklâm ajansı personelinden daha ciddi giyinir. Çok uluslu büyük şirketlerin çalışanlarının, dergi ve gazete çalışanlarına göre daha resmi giyindikleri de bilinir. Bu nedenle iş görüşmesine gideceğiniz şirketi önceden inceleme şansını yakalamaya ve oraya uygun bir kılıkla görüşmeye gitmeye çalışın. Ancak bu şansı yakalayamazsanız ilk görüşmede tedbiri elden bırakmayın. İlk defa gittiğiniz bu ortamda neyle karşılaşacağınızı bilmediğinizden hazırlıklı olmanızda yarar var. Unutmayın, “fazla” uygun giyinmiş olmak “az” uygun ya da “uygunsuz” giyinmiş olmaktan çok daha iyidir. Zaten ilk görüşmeden sonra işe kabul edilirseniz zamanla diğer iş arkadaşlarınızı inceleme ve kıyafetlerinizi onlara bakarak şekillendirme imkânınız da olacaktır.

      Peki, Bu İlk İş Mülakatında Ne Giyelim?

      Banka, çok uluslu şirket ve resmi firmalarda kıyafet yönetmelikleri daha sıkı olduğundan bu tür firmalarda yapılan mülakatlarda resmi giyinmek uygun olacaktır.

       

      Kadınlar

      Erkekler

      Siyah, lacivert, gri gibi koyu renklerde etek-ceket /pantolon-ceket takımı

      Lacivert, gri gibi koyu renklerde pantolon-ceket takımı

      Takıma uygun tercihen beyaz, mavi ya da pembe, düz renkli gömlek

      Beyaz uzun kollu, ütülü gömlek

      Takıma uygun koyu renkli, kısa topuklu, burnu kapalı ayakkabılar

      Koyu renk çorapla giyilmiş, temiz, deri ayakkabılar

      Sınırlı sayıda takı, bijuteri

      Gömleğe uygun, pastel renkli kravat

      Hafif makyaj ve parfüm

      Hafif parfüm ya da tıraş losyonu Düzgünce taranmış, temiz saçlar

      Düzgünce taranmış ya da toplanmış temiz saçlar

      Düzgünce taranmış, temiz saçlar

      Düzgün şekil verilmiş ya da tamamen tıraş edilmiş sakal, bıyık

      Bakımlı, temiz tırnaklı eller

      Temiz tırnaklar

      Evrak çantası ya da portföy

      Evrak çantası ya da portföy

      Reklâm ajansları, basın-yayın organları, mimarlık büroları ve güzel sanatlar ile bağlantılı iş yerlerinin ise belli bir kıyafet yönetmeliği bulunmamaktadır. Buralarda resmi giyinmeniz beklenmez. Bu tür iş yerlerinde çalışanlar temiz, düzenli ancak daha rahat, yaratıcılıklarını ve tarzlarını yansıtan, yaptıkları işe uygun giysiler giyerler. Siz de buralara iş görüşmesine giderken özenli, temiz ve daha spor kıyafetleri tercih edin.

      Dış Görünüşünüzle İlgili Diğer Önemli İpuçları

      • Serin havalarda koyu renkli triko kazakları tercih edin: Hem kadınlar hem de erkekler serin havalarda gömleklerinin üzerine bisiklet veya v-yakalı triko kazaklar giyebilirler. Ceket giymediğiniz zamanlarda gömleğinizin üzerine giyeceğiniz koyu renkli triko bir kazak sizi hem profesyonel göstermeye yardımcı olacak hem de serin havaya karşı koruyacaktır.
         
      • Ayakkabı ve çoraplarınıza dikkat edin: Özellikle yukarıda belirtilen resmi şirketlere giderken çorapla beraber burnu kapalı ayakkabılar giymeye özen gösterin. Ucu açık ayakkabı ve terlikler ya da çorapsız giyilmiş ayakkabılar görüşmeyi ciddiye almadığınız izlenimini verecektir. Rahat terliklerinizi ve çorapsız gezmeyi boş zamanlarınıza saklayın.
         
      • Hafif ama özenli bir makyajınız olsun: İyi yapılmış, özenli ve abartısız makyaj kendine güven ve bakımlılığın işaretidir. Aynı zamanda iş görüşmesine gösterdiğiniz özeni ortaya koyar. Giysilerinizle uyumlu, pastel renklerde yapacağınız hafif ama belirgin bir makyaj görünüşünüzü tamamlayacak, size başarılı ve profesyonel bir ifade verecektir.
         
      • Kıyafetlerinizi önceden deneyin: Mülakatta giymeyi düşündüğünüz kıyafetleri mutlaka önceden deneyin. Böylece uyumsuz bulduğunuz ya da içinde kendinizi rahatsız hissettiğiniz kıyafetleri önceden değiştirme şansınız olacaktır.
         
      • Aksiliklere karşı hazırlıklı olun: Bayanların günlük hayatta başına gelen en korkunç şeylerden biri çoraplarının kaçmasıdır. Eğer siz de iş görüşmesine giderken ince çorapla etek giymeyi tercih ettiyseniz yanınıza mutlaka aynı çoraptan bir tane daha alın. Böylece yolda başınıza bir aksilik gelir de çorabınız kaçarsa görüşmeden hemen önce çorabınızı değiştirme şansınız olacaktır. Çünkü kaçmış bir çorap işverene hiç de iyi bir izlenim vermeyecektir.
         
      • Aşırılıktan kaçının: Unutmayın; oraya kıyafetinizi değil, kendinizi ve kişisel özelliklerinizi beğendirmeye gidiyorsunuz. Bu yüzden çok parlak, frapan, süslü ve dikkat çeken kıyafetler giymeyin. Bu tip kıyafetler bu ilk görüşmede kişiliğinizin önüne geçecek, işverende profesyonel özelliklerinizin değil, frapanlığınızın izini bırakacaktır.
         
      • Rahat kıyafetleri tercih edin: Seçtiğiniz kıyafetlerde rahatlığın çok önemli olduğunu unutmayın. Ne çok dar, ne de çok bol kıyafetlerle rahat edebilirsiniz. Üzerinize iyi oturan, hareketlerinizi sınırlamayan uzunlukta kıyafetleri tercih edin. Görüşme sırasında sürekli üstünüzü düzeltmeye çalışmanız, kıyafetlerinizi çekiştirmeniz hem işvereni rahatsız eder, hem de sizin dikkatinizi dağıtır.
         
      • Temizliği ihmal etmeyin: Seçtiğiniz kıyafetler içinde çok profesyonel görünüyor olabilirsiniz ama temizliğiniz konusunda ihmal edeceğiniz en küçük bir nokta bile bütün hazırlıklarınızı boşa çıkarabilir. Kötü kokan bir nefes, fırçalanmamış dişler, kirli tırnaklar ve yıkanmamış saçlar işverenin üzerinde kötü bir izlenim bırakacaktır. Temiz kokmanız da çok önemli. Mutlaka deodorant kullanın. Ancak kullandığınız deodorant ve parfümün miktarını abartmayın. Odadan çıktığınız zaman arkanızda koku bırakmamalısınız.
         
      • Aynaya bakın: Unutmayın, kıyafetleriniz ve dış görünüşünüz imajınızdır. Bu yüzden aynaya dikkatle bakın ve karşıdan nasıl göründüğünüzü kontrol edin. Gerekirse objektif bir yakınınızın, arkadaşınızın ya da ailenizin görüşünü alın. Onların uyarılarına kulak verin.
         
      • Gülümseyin: Gülümseyişiniz en önemli aksesuarınızdır. Ne kadar iyi giyimli ve profesyonel görünüşlü olursanız olun, somurtkan bir suratla kötü bir ilk izlenim verirsiniz. Gülümseyen bir insan çevresine pozitif enerji vermekle kalmaz, aynı zamanda anlaşılması mümkün, uyumlu bir insan portresi çizer. Bu da kuşkusuz işe alımda ona büyük bir artı sağlayacaktır.

      Adım adım başarıya…

      Temiz, özenli ve profesyonel görünümlü kıyafetlerle mülakatta başarıya giden ilk basamağı geçtiniz. Dış görünüşünüzle puan topladıktan sonra iş size düşüyor. Şimdi kıyafetlerinizi ve nasıl göründüğünüzü aklınızdan çıkarın. Sadece mülakatınıza ve sorulara verdiğiniz yanıtlara odaklanın. Kendiniz olun. İşi ne kadar istediğinizi ve kişisel özelliklerinizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışın. Kendinize güvenin; siz kendinize güvenip bunu çevrenize yansıtırsanız, işverene de güven aşılarsınız ve o çok istediğiniz işe bir adım daha yaklaşırsınız. 

      Referanslar


      Doyle, Alison. Dressing For Success. How to dress for an Interview.
      http://jobsearch.about.com/od/interviewsnetworking/a/dressforsuccess.htm

      Doyle, Alison. Job Searching. How to Dress for Success.
      http://jobsearch.about.com/library/howto/htdress.htm
       
      Maysonave, Sherry. How to Dress.
      http://www.job-interview.net/howtodress.htm


      Baglantı


      25/9/2006 - EĞİTİM FELSEFESİ TEMELİNDE TÜRK MİLLİ EĞİTİMİ (GEÇMİŞTEN GELECEĞE)

      EĞİTİM VE FELSEFE

       

      Eğitim: Bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak, istendik yönde davranış meydana getirme sürecidir.

       

      *Eğitim felsefesi; eğitime yön veren , amaçları şekillendiren ve eğitim uygulamalarına yol gösteren bir disiplin veya sistemli fikir ve kavramlar bütünüdür.

      Çünkü ,  eğitimde uygulama değeri olmayan bir fikir ve düşünce sistemi fazla anlam taşımaz.

      Bu yönü ile eğitim felsefesi eğitim uygulamalarını sürekli eleştirici bir yaklaşımla değerlendirmek , uygulamaların dayandığı teorik temelleri incelemek ve eğitim uygulamaları için ülke gerçekleri ve ihtiyaçları , toplumun , kültürün ve insanın niteliği ile tutarlı eğitim teorileri ortaya koymak durumundadır.

      *Eğitim felsefesi; eğitimin amaçlarını , kimin niçin eğitileceğini , ülkenin felsefesi ile tutarlı olarak koymak durumundadır.

      Bir ülke insanlarının hayat görüşleri , inançları ve değerleri eğitim amaçlarına yansır.

       

      EĞİTİM FELSEFESİNİN İŞLEVLERİ

      -Eğitimin felsefesi eğitimin hedeflerinin seçiminde , hedeflerin topluma , bireye uygunluk derecesinin tayin edilmesini ve hedefler arasındaki tutarlılığın kontrol edilmesini sağlar.

      -Eğitim felsefesi eğitimin amaçlarının saptanmasında toplumun özelliklerinin , bireyin ihtiyaçlarının ve “konu alanı” gereklerinin hangi yönlerine ağırlık verileceğinin belirlenmesinde etkin rol oynar.

      -Eğitim felsefesi , eğitim bilimleri ve eğitimle ilgili diğer bilimlerin bulgularını bütünleştirerek eğitim uygulamalarına çok yönlülüğü , geniş açıdan bakmayı getirir.

      -Eğitim felsefesi öğrenme kuramlarını geniş bir perspektif içinde inceleyip çeşitli kuramların deneysel çalışmalarla ortaya konan bulgularını bütünleştirir. Eğitimci ve öğretmenlere değişik durumlar için çeşitli alternatifler ortaya koyar.

      -Eğitim , insanın bütün yaşam süresi ve faaliyet alanlarıyla ilgilidir. Bunlar arasında anlamlı bağ kurulması , geçmişle bugün arasında sağlıklı bir bütünlüğün oluşturulması felsefi çalışmalarla mümkün olabilir.

      -Eğitim felsefesi bir başka fonksiyonu halihazır eğitim faaliyetlerinin dayandığı teorik temelleri incelemek ve bunları eleştirmektir. Eğitimciler , sıkı sıkıya bağlandıkları ve en iyisi saydıkları uygulamaların temelindeki kuramsal dayanakların sağlamlığını ancak felsefi bir yaklaşımla ortaya koyabilir ve çözebilirler.

      -Eğitim felsefesi , eğitim kuramlarının geliştirilmesi ile uğraşır.

      -Bilimsel bilgiler ile uygulama sonuçlarını birleştirerek ülkenin toplumsal , kültürel , ekonomik yapısı ve değerleriyle tutarlı kuramlar geliştirme eğitim felsefesinin en önemli fonksiyonlarından biridir.

      -Eğitim felsefesi eğitimci ve öğretmenin eğitimi bütün yönleriyle görmesine yardım eder.

       

       

       

       

       

       

      Eğitimin Toplumsal İşlevi ( Eğitim Sosyolojisi ):

       

      Eğitimin toplumsal işlevi toplumun sürekliliğini ve gelişimini sağlayacak, toplumla uyumlu bireyler yetiştirmektir.

      Eğitim kurumları bu işlevini yerine getirmek için;

      a)      Öğrencilere toplumun kültürel mirasını aktarır.

      b)      Öğrencilerin toplumsallaşmasını (sosyalleşme) sağlar,

      c)      Yenilikçi ve toplumun kültürünü geliştirecek bireyleri yetiştirir.

       

      Kültür: Bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği (kazandığı) bilgi, sanat, gelenek, görenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.(E. B. Taylor)

       

      Sosyalizasyon(Toplumsallaşma): Toplumun bir üyesi olarak insanoğlunun toplumun kültürel özelliklerini edinmesi süreci.

      Toplumun bir üyesi olma süreci. 

       

      EĞİTİM FELSEFESİNİN CEVABINI ARADIĞI SORULAR:

       

      - İnsan nedir?
      - Eğitim nedir? Eğitimin amacı nedir?
      - Kimler, niçin eğitilmelidir?
      - Eğitimin içeriği ne olmalıdır?
      - Ne, ne kadar öğretilmelidir?
      - Eğitimde insana ne kazandırılmalıdır? vb.

       

      BAZI FELSEFİ AKIMLAR VE EĞİTİME İLİŞKİN DOĞURGULARI: Gerek felsefenin, gerekse eğitimin temelinde insan ve onun sorunlarıyla, bunların çözümü yer almaktadır. Çeşitli felsefi akımların varlık, bilgi, değerler, ahlak, insan ve insanın eğitimine ilişkin bakış açıları değişebilmektedir. Eğitimin amaçlan, içeriği, öğretim yöntemleri de benimsenen felsefeye göre biçimlenmektedir.

      Farklı felsefeler, bu sorulara ilişkin farklı cevaplar bulabilir. Ülkelerin kendilerine özgü eğitim sistemleri olduğu gibi bu sistemlerin dayandığı farklı felsefeler de vardır. Ülkelere göre, eğitim sistemleri, farklı biçimlerde örgütlenip işlediği gibi eğitim anlayış ve uygulamaları da farklı dünya görüşlerine dayanabilir. Her felsefe, belirli toplumsal koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu felsefeleri ele alırken içinde geliştirildikleri kültür ve ortamı göz ardı etmemek gerekir. Felsefeciler, belirli bir toplumda ve kültürde yetişen, dolayısıyla görüşleriyle o toplumu açıklamanın yanında söz konusu toplumun ve kültürün izlerini de taşımaktadırlar. Eğitim anlayış ve uygulamaları yönünden toplumlar arası bu farklılıklar yanında bazı benzerlikler de söz konusu olabilir. Eğitim, bireysel, toplumsal ve evrensel boyutları olan bir konudur. Dünya ülkeleri arasında geçmişe oranla giderek artan iletişim ve etkileşime bağlı olarak eğitimin evrensel boyutu da öne çıkmaktadır.

       

      İdealizm,

      Her şeyi, insan aklı ve iradesi yaratmaktadır. Eğitim, insanda var olan yüce duygu ve düşünceyi eğitmeli, veya insanda var olan yüksek kişilik ve "öz"ün kendi kendine gelişimini sağlayacak bir ortam hazırlamalıdır.

       

      Realizm,

      Dünyadaki her şeyin insan düşüncesi ve bilincinin dışında, ondan bağımsız olarak var olduğunu savunan felsefî akımdır. Gerçek, zihnimizin dışındadır ve zihnimiz dış dünyadan aldığımız duyumlarla şekillenir ve değişir. Bu nedenle eğitim hayat içinde ve hayata uygun olmalı; tabiat kanunları öğretilmeli ve uygulamaları da yaptırılmalıdır.

      Pragmatizm,

      insanın çevredeki her şeye, bu arada bilgiye de kendi yararı açısından bakması esasına dayanır. Bir kedinin kütüphanede ilgilendiği kitaplar değil, farelerdir. Eğitimde verilecek bilgi ve becerilerde de insanın ve toplumun yararına olan bilgi ve beceriler öğretilmeli; insanın işine yaramayacak şeyler öğretilmemelidir. Kültüre bağlı bir gençlik yerine faydaya ve gelişmeye yönelmiş bir gençlik yetiştirmelidir.

      Existantializme (varoluşçuluk) göre, insan kendi kendini yaratan, kendi faaliyetlerinin toplamı olan ve kendinden sorumlu olan bir varlıktır. Bu nedenle insanın eğitiminde mutlak özgürlük ilkesi esas olmalıdır. Toplum, meslek, kitle iletişim araçları, demokrasi, ahlâk vs. gibi kişi özgürlüğünü sınırlayan şeylerin, hiçbir şekilde baskı aracı olarak kullanılmaması esastır. Bu nedenle varoluşçu felsefe, toplumsal ve hattâ grup öğretimine karşı çıkar; kişinin kendi kendine eğitimini öngörür. Meslekî eğitimin de ileri safhalarda kişinin kendi hür iradesiyle seçiminden sonra yapılmasını ister.

      Progressivizm (ilericilik), şekilci, disiplinli, pasif öğretime karşı, özgür ve aktif öğretim ilkelerini savunur. Çocuk sürekli değişen hayat şartlarına göre kendi hayatını kendi kurmalıdır. Öğretmen bir danışman veya rehber mevkiinde kalmalıdır.

      Prennializme (değişmezcilik) göre ise, eğitim değişeni değil, değişmeden kalanı öğretmelidir. Önemli olan insan ve onun en yüksek özelliği olan akıldır. Kültürel, fiziksel, ruhsal farklılıklar önemli değildir. Eğitimin görevi bilgi aktarmaktır ve bilgi de, her türlü değişmenin özünde değişmeden kalan tabiat kanunları, mantık ve ahlâktır. Prennializm, dinî eğitime ağırlık veren bir akımdır.

       

      Essentializm (özcülük), Buna göre, çocuğun ilgileri gibi geçici şeylere önem vermeyen, çocuklara kültürün ve bilginin özünü veren "öğretmen merkezli" bir öğretim olmalıdır. Tarih boyunca sağlanmış olan süzülmüş bilgi ve tecrübeler, çocuğun dar çevrelerde kendi yaşayışı yoluyla bulacaklarından daha önemlidir. Öğretimde, oyunla vakit geçirmek değil, çocukları gelecek hayata hazırlamak ilkesi takip edilmelidir.

           Rekonstrüksiyonizm (yeniden kuruculuk), bireysel değil, sosyal öğretim ilkesini savunmaktadır. Çünkü uygarlık da, demokrasi de, kültür de gruplar içinde olur. Okul, modern gelişme yönüne göre toplumu yeniden kuracak yenilikçi insanlar yetiştirmelidir.
        

      Cumhuriyetin ilk yıllarındaki  uygulamalar;

       

      Yukarıda bahsedilen akımlar doğrultusunda cumhuriyet döneminin ilk yıllarında benimsenmiş milli eğitim anlayışını ve günümüz eğitim anlayışını yansıtan 2023 eğitim vizyonu ile yetiştirilmek istenen  insan profillerini yansıtan bazı felsefik vizyon yaklaşımları aşağıda verilmektedir.

      Örneğin; 1926 yılında hazırlanan “Maarif Teşkilatı Hakkında Layiha”da bugün de canlılığını koruyan şu görüşler dikkat çekmektedir.

      a. Okul ile hayat arasından Çin Seddinin kaldırılması,

      b. Ders konularının çevreden alınması,

      c. Memleketin hakiki bir hayat ve iş okuluna ihtiyacının bulunduğu,

      d. Okulun sosyal hayatta aydınlatıcı bir merkez olması,

      e. Okullarda soyut insanın yetiştirildiği,

      f. Tabiat ile çocuk arasında kara kitabın bulunduğu,

      g. Üretici bir eğitime önem verilmesinin gerektiği,

      h. Tek okul sisteminin kurulması,

      ı. Okul hayatının çevrenin ekonomik şartlarına göre düzenlenmesi,

      k. Genel ve teknik öğretimin birbirinden ayrılamayacağı(Doğan, 1982: 32).

      NASIL BİR EĞİTİM?:

      1-Eğitim Millî Olmalıdır:

      Atatürk 1924’te:“Yeni Türk Cumhuriyeti’nin, yeni nesle vereceği eğitim, millî eğitimdir.” diyor (MEB, 2001a: 291).

      2- Millî Dehamızın Gelişmesi Millî Kültürle Sağlanabilir:

      Atatürk 20 Mart 1923’te Konyalı gençlere hitaben konuşurken: “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve millîyetimize bu hürmeti hissen, fiilen davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.” diyor ( MEB, 2001a: 85).

      3- Başkalarını Taklitle Gelişme Sağlanamaz:

      Atatürk diyor ki: “Biz, Batı medeniyetini taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuzu benimsiyoruz” (Cumhur, 1981: 73).

      20 Mart 1923’te Konyalı gençlere yaptığı konuşmada; başka milletleri taklit ederek başarılı olmanın imkansızlığını açıklayan Atatürk: “Aydınlarımız, milletimi en mesut millet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der. Lakin düşünmeliyiz ki, böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmamıştır. Bir millet için saadet olan bir şey diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mesut ettiği halde diğerini bedbaht edebilir. Unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız” diyor (MEB, 2001a: 273).

      4- Eğitimde Birlik Sağlanmalıdır:  

      Eğitimde birliğin sağlaması için 3 Mart 1924 tarihinde 430 sayılı Tevhidî Tedrisat (Eğitim Birliği) Kanunu ile eğitim sistemimizde Tanzimat’tan beri süregelen “dinî-dünyevî” eğitim ikiliği giderilmiştir.

      5- Eğitim Yaygınlaştırılmalı ve Bilgisizliği Gidermelidir:

      Atatürk; eğitim, toplumu cehaletten kurtarmalı, toplumun bilgi ve ahlak düzeyini yükseltmeli ve öğrencilerin kabiliyetlerini ortaya çıkarıp geliştirmelidir, diyordu.

      6-Genel Bilginin Yanında Meslekî Teknik Bilgileri Kazandırmalı:

      1 Mart 1922 günü TBMM’de yaptığı açış konuşmasında: “Milletimizin dehasının gelişmesi ve layık olduğu medeniyet seviyesine ulaşması ancak, yüksek bilim ve teknik elemanların yetiştirilmesi ve millî kültürümüzün yüceltilmesiyle mümkündür. Ortaöğretimin gayesi, memleketin muhtaç olduğu muhtelif hizmet ve sanat erbabı elamanlar yetiştirmek, yüksek öğretime aday hazırlamaktır. Ortaöğretimde dahi eğitim öğretim yöntemlerinin ameli ve tatbiki olmasına riayet şarttır ”(MEB 1993: 11-12)

      7- Ülkemizin İhtiyaç Duyduğu Eğitilmiş İnsan Gücü Yetiştirilmelidir: :

      İzmir iktisat Kongresi’nde: “Evlatlarımızı o süratle eğitmeliyiz ki, alemî ticaret, ziraat ve sanatta ve bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir (faydalı, verimli) olsunlar, müessir (etkili) olsunlar, faal olsunlar, amelî bir uzuv olsunlar. Maarif programımız gerek ilköğretimde gerek ortaöğretimde verilecek bütün şeyler bu noktayı nazara göre olmalıdır.”diyor (MEB, 2001b: 108).

      8- Eğitim Bilime Dayanmalı ve Laik olmalıdır:

      Atatürk; dünyada her şey için, maddiyat için, manevîyat için, hayat için, muvaffakiyetler için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fen dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, delalettir, diyor.

      2023 yılında Eğitim

      Eğitim Felsefesi

       

       

       

      EĞİTİM FELSEFESİ :  Günümüzde yetiştirilmek istenen  insan profilİ

      ·  İçinde yaşadığı topluma olduğu kadar farklı kültür ve toplum yapılarına da
      kolaylıkla uyum sağlayabilecek biçimde esnek ve donanımlı,

      ·  Sorgulayabilen, araştırıcı,

      ·  Toplumsal ve bireysel ilişkilerinde saygılı,

      ·  Özgürlüklerini sonuna kadar kullanırken sınırlarının da bilincinde olan,

      ·  Ulusal değerlerine sahip çıkarken yaşamı evrensel boyutta algılayan,

      ·  Özgüveni gelişmiş, toplum karşısında kendisini ifade edebilen,

      ·  Kendi kararlarını verebilen ve sonuçlarına katlanabilen,

      ·  Kendisiyle ve yaşadığı toplumla barışık, sosyal,

      ·  Binyılın gerektirdiği teknik ve kuramsal açıdan donanımlı,

      ·  Anadilini ve en az bir yabancı dili, iletişiminde etkin biçimde kullanabilen,

      ·  Teknolojik gelişimi yakından izleyen ve kullanabilen 21. yüzyıl insanını yetiştirmek

       

      AVRUPA BİRLİĞİNE UYUM SÜRECİNDE YAPILAN VE ÖNGÖRÜLEN ÇALIŞMALAR

              EĞİTİM-ÖĞRETİM

             Eğitim sisteminin AB ülkeleri eğitim sistem ve standartlarına uyumunu sağlamak amacıyla; MEB bünyesinde Avrupa Birliği Masası oluşturulmuş ve çalışmalarını aşağıdaki başlıklar altında sürdürmektedir:

      ·    Ülkemiz vatandaşlarına ve çocuklarına en iyi eğitim koşullarını sağlamak,

      • Avrupa ülkeleri ile ülkemiz arasındaki eğitim alanında bilgi alış verişini geliştirmek,
      • Avrupa ülkeleri eğitim sistemlerine ilişkin doküman ve istatistikler toplamak,
      • AB ile yüksek öğretimde iş birliği sağlamak,
      • Yabancı Dil öğretimini etkin bir şekilde gerçekleştirmek,
      • Tüm eğitim kurumlarına girişte eşitliği sağlamak,
      • Çocukları iş hayatına hazırlamak,
      • Sürekli eğitim uygulamasıyla işsizliğin önüne geçmek.
      • Her tür ve kademedeki eğitim kurumları için;
      •  Okul tür ve kademeleri,
      • Başlama ve tamamlama yaşları,
      • Öğretim yılı süresi,
      • Zorunlu öğrenim süresi,
      • Öğretim programları ve ders kitaplarının hazırlanması,
      • Okutulan derslerin türü ve ders saati sayıları,
      • Ölçme ve değerlendirme sistemi,
      • Öğrenci kişilik ve yönlendirme hizmetleri,
      • Üniversiteye giriş sistemi,
      • Öğretmen yetiştirilmesi, atanması ve zorunlu olarak okutması gereken ders saati sayıları,
      • ARGE çalışmaları,
      • Yaygın eğitim ve işleyişi vb.

       

                                                                                      Mehmet TUNÇER

                                                                                        

       

      Baglantı


      24/9/2006 - MAX FERDİNAND SCHELER
      Max Ferdinand Scheler (1874-1928) (Sosyolog)

      "Yaşantı"nın, başta dinsel, kişisel, toplumsal, tarihsel yönleri olmak üzere, her birine gereken önemi verecek biçimde bütün yönleriyle ele alınması gerektiğini savunan Alman görüngübilimci, toplum felsefecisi, bilgi toplumbilimcisi. Hemen hemen felsefesinin tamamında geleneksel filozofların çoğunlukla gözardı ettiği düşüncenin duygusal temelleri üstüne yoğunlaşan Scheler, Münih kentinde doğmuş, Jena'da ögrenim görmüş, 1907'de döndüğü Münih'te görüngübilimle, özellikle de önceki dönem Husserl görüngübilimiyle ve Husserl'in Münih Okulu izleyicilerince uygulanan gerçekçi görüngübilimle tanışmıştır.
      Dilthey ile Bergson'un yaşam felsefelerinden büyük ölçüde etkilenen Scheler’in ilk çalışmaları, etik alanında daha sonra oluşturacağı değer kuramına yönelik ön hazırlık niteliğindeki görüngübilimsel araştırmalardan oluşmaktadır. Bu ilk çalışmalarında "duygudaşlık" ile "gücenme" duygularının betimlenmesi üzerine yoğunlaşan Scheler, formculuk üzerine kurulu kantçı usçuluğun eleştirisini yapmıştır. Bunun yanında Scheler, I. Dünya Savaşı sırasında ateşli bir ulusçu olarak savaşı destekleyen, savaşın neden gerekli olduğunu modem kültüre yönelik felsefı eleştirileriyle temellendirmeye çalışan denemeler yazmıştır. Daha sonraları çok daha geniş, çok daha kapsamlı bir toplum tasarımına geçmiş olmakla birlikte, yaptığı modernlik eleştirileri yazılarının değişmez konularını oluşturmaktadır. Bu eleştirilerin temel hedeflerinden biri, İngilizce konuşulan ülkelerin felsefelerinin doğalcılığı ile us yürütmeye dayalı çıkarsamacılığıdır. Savaştan sonra katolikliğe geçişi, görüngübilimsel betimleme yöntemini dinsel görüngülere ve duygulanımlara uygulamasına olanak tanımış, daha sonraları ise bu yöntemi çoğunlukla insanbilim ile doğa bilimlerinin izleklerine uygular olmuştur.
      Scheler son dönem yazılarında daha çok modern bilimin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan metafizik felsefe sorunları üstünde durmuştur. Düşüncelerinde çok derin içgörülerle karşılaşılmasına karşın bu içgörülerin genellikle dizgeli bir biçimde düzenlenip sağlam bir biçimde temellendirilmemiş oluşları felsefesinin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır.
      Scheler'in felsefesinin kuşkusuz en önemli bölümünü Kant etiğine karşı geliştirilen nesnel değerler sıradüzeninin a priori olarak duygusal bakımdan kavranmasını amaçlayan değer çözümlemeleri üstüne kurulu etik öğretisi oluşturmaktadır. Geliştirdiği etiğin özce "kişiselci olduğunu özellikle vurgulayan Scheler , bu bağlamda "kişi"yi "ben"den kesin çizgilerle ayırarak kişisel değerleri her bakımdan üstün kılmaya çalişmaktadır. Bu bağlamda, en üst konuma yerleştirilen söz konusu kişisel değerleri değişik toplumsal etkileşim biçimleri için sunduğu çözümlemelerle ilişkilendirmeye ayrı bir özen göstermiştir. Bilgi kuramı alanında daha çok pragmacı bir yaklaşımı benimseyen Scheler bu yaklaşımı bilim ile algı alanlarına uygularken, felsefeyi özlerin görüsünü araştıran bir disiplin olarak tanımlamıştır. Öte yanda Scheler 'in din felsefesine büyük ölçüde Tanrı'ya sevgi yoluyla ulaşılabileceğini savunan Augustinusçıı anlayış ile Tanrı'nın us yoluyla bilinebileceğini ileri süren Aquinasçı anlayışı uzlaştırma çabası olarak bakılabilir. Nitekim özellikle son dönem çalışmalarında felsefi insanbilim ile merafizik sınırları çizilmiş ikici bir yaklaşım sergileyen Scheler 'in, bu bağlamda duygudaşlık kavramı üstüne yoğunlaşarak tinsel sevgi ile yaşam itkisi arasındaki geleneksel çatışkıyı ortadan kaldırma arayışı içinde olduğu gözlenmektedir.
      Scheler 'in görüngübilim yönteminin belkemiğini, yaşamında baştan beri hep bulunmalarına karşın bilenden a priori anlamda bağımsız olan özlerin nesnelliği anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlamda Scheler 'e göre, değerler nesnel olmalarına karşın Platoncu anlamda birer öz değildir. Nesnelliklerine ancak dolaysız yaşantıda, duygular alanında erişilebilir. Sözgelimi müzikte güzelliği dinlemek salt belli notaları, belli sesleri duymak demek değildir. Scheler bu noktada "değerlemeler" ya da değer bakış açılan ile "değerler" arasında bir ayrıma gider. İlki yani değerlemeler tarihsel olarak göreceyken, değişkenlik gösterebilirken, ikincisi yani değerler bağımsız ve değişmezdirler. Buna göre aralarında her zaman için keskin bir sıradüzen bulunan dört değer bulunmaktadır: "haz", "canlılik", "tin", "din".
      Bu değerlere karşılık gelen, bu değerleri kendisi yaratmamasına karşın keşfetme yetisini kendinde taşıyan çeşitli kişilikler söz konusudur. Bunlar değer keşifçileri ya da değerleri açığa çıkaranlar olabilecekleri gibi, açığa daha önce çıkarılmış değerleri yaşamlarıyla somut bir biçimde örneklendirenler de olabilirler. Scheler 'in gözünde sanat icracıları, kahramanlar, dehalar, azizler bunların en başında gelen kişiliklerdir. Benzer bir değer sıradüzeni, en yukarıda Kilise'nin bulunduğu, sevgi ile dayanışmanın egemen olduğu Hıristiyan toplumu olmak üzere toplum katmanlarında da bulunmaktadır. Nitekim bu noktada Scheler , liberal toplum anlayışlarını bu sıradüzeni bozduklarından, topluma içedönüklüğü, bireyciliği, yanlış bir değer düzenini pompaladıklarından ötürü sürekli eleştirmiştir.
      Scheler 'in değer felsefesinin en önemli özelliklerinden birisi "yükseklik" ya da "alçaklık" bildiren sıradüzenli kategoriler doğrultusunda yapılanmış oluşudur. Nitekim varlık türleri, bilinç düzeyleri, değer biçimleri gibi sıradüzen ayrımlarıyla Scheler'in düşüncelerinin hemen her yerinde karşılaşmak olanaklıdır. Söz konusu ayrımlar Scheler'in önceki felsefe anlayışlarına karşı eleştirel bir konum alabilmesine olanak tanıması yanında, metafizik bakımdan kilit önemi bulunan tin ile itki arasındaki ayrım üstüne yoğunlaşan olgunluk döneminde geliştirdiği felsefi insanbilim anlayışı için de sıradüzenli bir insan varliğı yapısı sunmaktadır. Bu bağlamda kendi düşüncesinin etik bakımdan "kişiselciliği"ne sürekli vurguda bulunan Scheler, yöntem olarak ilkece Husserl'in görüngübilim anlayışını benimsemiş olmakla birlikte önemli kimi noktalarda ondan ayrılmaktadır. Sözgelimi Husserl "görüngübilimsel indirgeme" yi gerçek nesnelerin ya da olguların dikkatimizi bozmasına karşı "varoluşun ayraç içine alınmasının", dolayısıyla da salt düşünce alanına geçmenin etkin bir yolu olarak görürken, Scheler bütün varoluşu dürtülerce uyarılmaya karşı direnme yetisi olarak yorumladığından, ilkece burada ayraç içine alınan dürtüler ve dürtülenimler olduğunu savunmaktadır.
      Scheler bize verili olanın tinsel işleyişimizin en altında yatan kör dürtüler olduğunu (Aristoteles'in bitkisel tin tasarımını anımsatan), bunların da her türden biliş etkinliğinin önündeki en büyük engeller olmaları nedeniyle, Husserlci anlamda asıl ayraç içine alınmaları gerekenin de onlar olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim Scheler'e göre felsefe özü gereği bir özbilgisi, bir özdenetim, en önemlisi de alçakgönüllülük üstüne kurulu bir etik kültür edinmeyi zorunlu kılmaktadır. Felsefenin doğasına yönelik söz konusu açıklamanın ayrıntılı bir biçimde sunulduğu İnsandaki Bengisel Üzerine (Vom Ewigen im Menschen, 1921) başlıklı kitabında Scheler, felsefenin başkoşulu olarak "yapılanma bilgisi" (Bildungwissen) diye adlandırdığı tinsel özler ile değerler tarafından yapılanmış olmayı göstermektedir. Buna göre gerçek felsefe Scheler'in gözünde her zaman için özler ile değerlerin bir uzantısı olacak biçimde kendini yapılandırmış tinsel kişilerin, yani gerçek filozofların uğraş alanıdır. Bu görüş aynı zamanda Eski Yunan düşüncesi ile skolastik felsefedeki bilme ediminin bütünüyle bilinen nesneyle girilen paylaşım ilişkisi olduğu yollu tasarımı, o nesneyi değiştirmeksizin o nesneye katılma anlayışını anıştırması bakımından bir hayli dikkat çekicidir. Öz olarak (gua eessence) düşünüldüğünde bilinen nesne bu anlamda her zaman bilenin zihnindedir.
      Felsefenin aynı zamanda dünyamn simgeselliğinden arındırılması çabası olduğunu ileri süren Scheler, şeylere doğal, ben ya da grup merkezli "canli" yaklaşımımızın (sonradan "yaşam dünyası" olarak temellendirilen) canlılığın önemi uyarınca biçimlenen bir bölümleme üzerine bina olduğunu belirtmiştir. Bu anlamda algı, Scheler'e göre her zaman verili olanın bütünlüğünden ya da toplamından seçilip ayıklanarak olanaklılık kazanmaktadır. Sözgelimi nesnelerin alımladığımız belli yönleri (bir kirazın kırmızılığı gibi) amaçlarımıza bu biçimde uygun olmalarından ötürü nesnenin simgeleri olma işlevini yerine getirmektedirler. Oysa ki felsefi bakış ancak özsel doğaya ilişkin bütün kavramların görüntüsünün dışına çıkıldığında "gürülebilir olanı görmemize" olanak tanımaktadır. Bu noktada gerek kültürde gerekse dilde verili olarak bulduğumuz "doğaya yönelik dünya görüşünün" kendi çevremizi denetleyebilmemizin temelini oluşturduğu gerçeğine dikkat çeken Scheler, bu bakış açısından edinilmiş bilginin en az felsefe bilgisi kadar yetkin olduğunu dile getirmektedir. Ancak burada bilginin nesnelerinin insan ilgileri karşısında her zaman için göreliliği söz konusudur. Sözgelimi bilimsel nesneler, bilimsel etkinlik doğası gereği insanın olağan duyu alanının sınırlarını aşarak insan ilgisinin kapsam alanını genişlettiğinden dolayı, ancak kendilerine bu türden bir ilgi doğrultusunda yaşamayı seçmiş bilim adamlarının yaşam ilgilerine göredir. Felsefe bilgisi, bilimsel bilgi ve kimi görece daha önemsiz öteki bilgi ilgileri yanında Scheler'in üstünde özellikle durduğu, "kurtuluş bilgisi" (Heilwissen) diye adlandırdığı bir bilgi türü daha bulunmaktadır. Scheler'in koyu bir katolik olduğu dönemde kurtuluş doğrudan ahlâksal ve dinsel bilgiyle ya da pratikle ilintili bir konu olarak düşünülür, bireyin tinsel anlamda kurtuluşu demek söz konusu bireyin "sevgi toplumun" a katılması, o toplumun bir üyesi olarak tinsel bakımdan tanınması demektir. Buna karşı kurtuluş bilgisi Scheler'in son dönemlerinde daha çok metafızik bir anlama bürünmüştür. Bu yeni metafızik yönelimli kurtuluş tasarımında tin özler ve değerler alanlarına karşılık gelirken, beden ise evrenin maddeselliğini simgeleyen saltık varlıktaki bütün gerilimler ile çatışkıların çözülüşünü ifade ermektedir.
      Scheler'in etiğinin belkemiğini olıışturan değerler kuramında, değerler her durumda yönelmişliğe konu duygu nesneleridir. Değerler ya nesneler içinde ya da nesneler üzerine duyulan niteliklerdir, bu yüzden de ussal yolla anlaşılmaya açık değillerdir. Bu anlamda değerler "duygusal a priori bir alam meydana getirmektedirler, çünkü iyilerin ve amaçlann görüngüleri, hatta haz duyulanımları da dahil olmak üzere, bütün değerler daha baştan bu "a priori' alanın varliğını varsaymaktadırlar. Değerlerin olumlu ya da olumsuz biçimlerde bize verili oldukla- nnı ileri süren Scheler, değerler sıradüzeninin en alanda hazsal ve duyusal değerlerin, onun bir üstünde dirimsellik değerlerinin, onların üstünde salt doğrulukla ilintili pragmatik çıkarlara konu olmayan güzellik, adalet, yüreklilik gibi tinsel değerlerin, en yukarda da tanrısallık değerlerinin bulunduğunu savunmaktadır. Bu durum Scheler'in değerler öğretisine en büyük katkısı olarak düşünülen "duygudaşlık" üzerine verdiği ayrıntılı görüngübilim betimlerinde kendisini göstermektedir. Pek çok felsefe tarihçisinin Scheler ’in en değerli yapıtı olarak değerlendirdiği Duygudaşlığın Özü ve Biçimi (Wesen und Formen der Sympathie, 1923) özünde filozoflarca göz ardı edilmiş değişik duygudaşlik türlerini ortaya serme amacındadır. Söz konusu yapıtında başta "özdeşleyim" (Einfıibkrn) anlayışı olmak üzere çeşitli metafızik duygudaşlık kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyen Scheler, sevgi ile nefret duygularının kapsamli bir çözümlemesini sunduktan sonra, sevginin gerek tinselliğin gerekse kişiselliğin başkoşulu olduğu saptamasında bulunmaktadır. Buna göre, yalnızca gerçek sevginin özler ile değerler dünyasının kapılarının aralanmasına olanak tanıdığını belirten Scheler, insanın doğası gereği seven bir varlık olduğunu bildirmektedir. Scheler'in özellikle kişinin duygusuyla yöneldiği nesnelerden daha yüksek olan o nesne üstüne kurulu değerlerin yaratımı sürecini sevgi olarak tanımlaması, hem varoluşçu hem de görüngübilimci felsefe çevrelerinde halen yakın bir ilgi uyandırmayı sürdürmektedir.
      Max Scheler'in diğer önemli yapıtları arasında, Kant'ın biçimsel ahlâk felsefesini eleştirdiği (Etikte Biçimcilik ve Maddi Değer Etiği, 1921), Marksist yaklaşıma eleştirel bir gözle yaklaşan ve bir bilgi toplumbilimi denemesi olan Die Wirreuıfornıen und die Gerellrcbaft (Bilgi Biçimleri ve Toplum ,1926) ile Felsefi insanbilim üzerine görüşlerini sunduğu Die Stellrmg der Menrcheu im Kormos (İnsanın Kozmostaki Yeri , 1928) sayılabilir.

      Baglantı


      24/9/2006 - JÜRGEN HABERMAS
      Jürgen Habermas

      (1929-...) Almanfelsefeci, sosyolog ve politika bilimci.


      Hayatı ve Düşüncesi

      18 Haziran1929'da doğdu. 1961 yılında Marburg'da doçent oldu. 1961-1964 yılları arasında Heidelberg'de felsefe dersleri verdi. 1964 yılında Frankfurt am Main Üniversitesi'nde felsefe ve sosyoloji profesörü oldu. 1971-1981 yıllarında Starnberg'deki, bilim-teknik dünyasının yaşam koşullarını araştıran Max Planck Enstitüsü'nün müdürlüğünü yaptı. 1981'de Berkeley Üniversitesi'nde konuk profesör olarak bulundu. 1982 yılında Frankfurt Üniversitesi'ne profesör olarak geri döndü. 1994 yılında buradan emekli oldu ve Northwestern University'de konuk profesör olarak seminerler verdi.

      Habermas'ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda "uzlaşım yönelimli" (iletişim yönelimli) eylemler ile "başarı yönelimli" (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da "stratejik eylemler" ile "araçsal eylemler" arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler.

      Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas'a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.
      Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel "konuşma edimi"ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır:

      1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan;

      2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları;

      3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları.

      Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır.
      Habermas'ın geliştirdiği özgün "söylem etiği" (iletişim etiği) onun iletişim kuramının ayrılmaz bir bileşenidir. Söylem etiğinin temelde yararcılık ile Kantçı etik kuramlarına karşı bir seçenek olarak geliştirilmiş; uzlaşım sonrası bir etik anlayışa karşılık gelen bir yaklaşım olduğunu söyleyen Habermas, bu yaklaşımın ana düşüncesinin birbiriyle çarpışan farklı savların geçerliliklerinin sınanabilmesine olanak tanıyacak bir uslamlama ilkesi geliştirmek olduğunu belirtmektedir. Habermas'a göre böyle bir ilke, ancak iletişim ile uslamlamanın genel pragmatik varsayımlarına bakılarak temellendirilebilecek bir ilkedir. İlkeyi temellendirirken Habermas'ın izlediği yol en genel anlamda şu biçimde özetlenebilir: Belli ifadeleri dile getirirken konuşmacılar en azından üstü örtük bir biçimde farklı türden geçerlilik savlarına başvurmaktadırlar. Bunlar sırasıyla "doğruluk savı", "normatif doğruluk", "içtenlik ya da dürüstlük" diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş "ideal konuşma ortamı"nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır.

      Geliştirdiği "İletişimsel Eylem Kuramı" ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu'nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği "kamusallık" ile "özgür kamusal ussallık" anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur.


      Başlıca Eserleri
      • Strukturwandel der Öffentlichkeit (1962, "Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü");
      • Erkenntnis und Interesse (1968, "Bilgi ve İlgi");
      • Technik und Wissenschaft als 'Ideologie' (1968, "İdeoloji" Olarak Teknik ve Bilim);
      • Zur Logik der Sozialwissenschaften (1970, "Sosyal Bilimlerin Mantığı Üzerine");
      • Theorie der Gesellschaft oder Sozialtechnologie. Was leistet die Systemforschung? (Niklas Luhmann'la birlikte, 1971, "Toplum Kuramı ya da Sosyal Teknoloji. Sistem Araştırması Neye Yarar?");
      • Zur Rekonstruktion des histo- rischen Materialismus (1976, "Tarihsel Materyalizmin Yeniden İnşası Üzerine");
      • Theorie des kommunikativen Handelns (1981, "İletişimsel Eylem Kuramı");
      • Der philosophische Diskurs der Moderne (1985, "Modernin Felsefî Söylemi");
      • Die nachholende Revolution (1990, "Arkadan Yetişen Devrim");
      • Faktizität und Geltung (1992, "Olgular ve Normlar").

      Baglantı


      24/9/2006 - İÇEBAKIŞÇI SOSYOLOJİ
      İÇEBAKIŞÇI TOPLUM BİLİM

      Can KÜÇÜKALİ

      Her disiplinde olduğu gibi sosyolojide de toplumsal olguları ve toplumun genel işleyişini anlayabilmek için çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Her biri tutarlılaştırılmaya çalışılarak oluşturulan bu görüşler aslında birer yöntem olarak karşımıza çıkarlar.
      Bu yöntemlerle hedeflenen, toplumsal ilişkilerin kökenlerini bulmak ve eğer mümkünse girift ilişki tiplerini açıklamaktır. Bu noktada toplumbilim de siyaset, ruhbilim, tarih ve felsefe gibi disiplinlerden beslenir ve bunların da yardımıyla çözümlemeler yapmaya çalışır.

      Toplumbilimin özellikle ruhbilimle ilişkisi oldukça tartışmalı ve kimi zaman da çok da net olmayan bir ilişkidir. Özellikle sosyal psikoloji, psikolojizm, mikrososyoloji gibi dal ve akımların ortaya çıkmasıyla beraber iki disiplinin zaten çok da net olmayan ilişkileri daha da karmaşık bir hal almaktadır. Bilim dünyasında bu tip akımların tam olarak hangi alanlarla ilgilendikleri ve kimlere hizmet ettikleri ile siyasal statükoya katkıları, ayrı bir araştırma ve tartışma konusudur. Eğer kendimizi konuya sadece bilimsel açıdan bakma noktasında sınırlayacak olursak, toplumbilimin incelediği toplumsal örüntülerin kaynağını salt psikolojide arayan 'içebakışçı toplumbilimin' sakıncalarından özetle bahsetmemiz yeterli olacaktır.
      Tekil olarak insanı düşündüğümüzde çeşitli tutum ve tavırlardan bahsetmek mümkündür. Kişi, geçmişinden bugüne elde ettiği birikimlerle olayları algılayarak onlara karşı hareket ve düşünce planları geliştirir. Ama bu noktada kullandığımız birikim sözcüğünü fazlaca önemsemek gerekir, çünkü bu sözcük dış etkilere, kısacası dış kaynaklı bir şekillendirmeye işaret etmektedir. Yani, tekil olarak bakıldığında orijinal bir tablo oluşturan insan, bu tabloyu ortaya çıkaran etkenler açısından bakıldığında bir ürün ve hatta bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte toplumca şekillendirilen bir ürün olarak bakıldığında (ki bu aslında birinci aşama olduğu için önceliklidir) karşımıza çıkan insanın, kendisini şekillendiren tüm yapılardan ve tüm ilişkilerden bağımsız olarak kendi 'öz' amaçları uğruna toplumsal ilişkileri şekillendirdiğini söylemek, toplum-insan ilişkisini insan merkezli ama çarpık bir şekilde analiz etmektir.
      Analize bir kez bu noktadan başlandığında, ortaya gerçekçi olmayan metafizik varsayımlar çıkması olasıdır. Bu yanılgılara örnek olarak aşırı derecede 'iradeci' yaklaşımları göstermek mümkündür. İşte içebakışçı toplumbilim de kaynağını bu yanılgıdan alan yaklaşımlardan biridir. Buradaki tutum, toplumsal olayları, insanların kişisel/ruhsal erekleri ve buna bağlı davranışlarıyla, kısacası 'ruh halleriyle' açıklama eğilimidir. Bu, iki açıdan incelendiğinde yanlış ya da en iyi ihtimalle eksiktir. Bunlardan birincisi, bu yaklaşımın hiçbir şekilde bilimsel bir yönteme dayandırılamayacağıdır. Toplumsal ilişkilerin insanların içsel istek ve eğilimlerine bağlı olduğunu düşünmek ilk bakışta mantıklı ve doğru görünse de, insanların içsel yaşantılarını nelerin şekillendirdiği ve tekil insanın toplumsal yapıların işleyişine etki oranı göz önüne alındığında, bu yaklaşımın sağlıksızlığı ortaya çıkmaktadır.
      Açıkçası günümüzde insanların içsel yaşantıları ve düşünce kalıpları da dahil olmak üzere tüm faaliyetleri, toplumsal sistemlerin bizzat kendileri tarafından şekillendirilip kontrol edilirler. Ne yazık ki özgün insanı ararken kanıt göstermeye çalıştığımız veriler bile katışıksız değildir. Elbette insan sınırlı da olsa halen bazı kontrol mekanizmalarında söz sahibidir fakat bu mekanizmaların kimi zaman ana mekanizmanın bir yan unsuru (onunla çelişmeyecek biçimde), kimi zaman da sınırlı ve gözetimli bir özgürlük alanı olduğunu görmek, kişi olarak insan ve topluluk olarak insanı ayırt etme açısından yararlı olacaktır. Her nasıl ki insanı 'gizemli ve üstün bir potansiyel' olarak hayal etmek bilimsel değilse, toplumsal dinamikleri 'metafizik' ve 'stabil' bir güç olarak kabul etmek de bilimsel olmayacaktır. Bu noktada toplumu yönlendiren ve şekillendiren çarkı, yine bu toplumun içindeki alt-üst yapı ilişkilerini inceleyerek anlamaya çalışmak daha yerinde bir çaba olacaktır.

      Baglantı


      24/9/2006 - EMİLE DURKHEİM
      Sosyolog Emile Durkheim



      Emile Durkheim


      Emile Durkheim, ( 15 Nisan1858 - 15 Kasım1917); Yahudi kökenli Fransızsosyolog, Modern Sosyolojinin kurucularından sayılmaktadır.
      [değiştir]

      Hayatı ve Düşüncesi

      15 Nisan1858 yılında Epinal-Loren'de dünyaya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya'da bulundu Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 de SorbonneEdebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 da Buisson'un ölümü üzerine SorbonneEğitimbilimProfesörlüğüne getirildi.
      Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. Durkheim bireyi bireyselliği toplum içinde tümüyle eritmez. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur. Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.
      Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.

      Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'in eserlerinin bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Cemiyeti, Tanrı yerine koymuştur.
      15 Kasım1917'de Paris'te ölmüştür.




      Başlıca eserleri
      • De la division du travail social, 1893 (İçtimaî Taksim-i Amalo, 1923)
      • Règles de la méthode sociologique, 1895 (Sosyolojik yöntemin kuralları, 1985)
      • Le Suicide, 1897 (İntihar, 1987)
      • Les Formes élémentaires de la vie religieuse, 1915 (Din hayatının ilkel biçimleri, 2005)
      Türkiye'de yayımlanmış diğer eserleri
      • Ahlaksal terbiye - 1938
      • Ahlak ve hukuk kaideleri hakkında dersler - 1947
      • Meslek ahlakı - 1949, 1962
      • Ceza evriminin iki kanunu, 1966
      • Dini Hayatın İlkel Biçimleri, 2005Ataç yayınları

      Baglantı


      24/9/2006 - TOPLUMSAL DEĞİŞME ANLAYIŞI

      TOPLUMSAL DEĞİŞME ANLAYIŞI


      Son yıllarda Anglosakson toplumsal bilimlerinin önde gelen kişisi olan Parsons,kuramını,klasik ekonomistlerin rasyonellik ilkesine,pozitivistlerin determinist biyoloji kanunlarına ve idealistlerin kültürel değerlerine dayanarak kurmuştur.Parsons bu üç modelin de gerçeğin bir kısmını yansıttığına ve bu nedenle uzlaştırılmaları gerektiğine inanır.
      Amerikan sosyolojisinin anlaşılması en zor kişisi diye ün yapmış olan Parsons’un çalışmalarını anlayabilmek için önce onun terminolojisini bilmek gerekir.Toplumsal yapı,toplumsal sistem ve aktör onun en çok kullandığı terimlerdir.
      Parsons toplumsal bir pozisyon ve dolayısıyla bir rol sahibi olan kişiye aktör diyor.Toplumsal sistemi ise Parsons’a göre aktörler arasındaki etkileşim süreçlerinin sistemidir. Yapı, Parsons’a göre birimlerin nispeten istikrarlı bir kalıp gösteren ilişkileridir. Toplumsal sistemin birimi aktör olduğuna göre de, toplumsal yapı aktörlerin toplumsal ilişkilerinin kalıplaşmış sistemidir.
      “Sosyolojiyi çok iyi bilmek sosyolojik kavramları iyi bilmekle olasıdır” anlayışından hareketle Parsons’ı da anlayabilmek Parsons’ın kullandığı temel kavramları iyi bilmemiz gerekmektedir. Bu yüzden öncelikle Parsons’ın kullandığı temel kavramları açıklayalım:

      Eylem: Parsons’a göre eylem , tek tek bireylerin oluşturduğu bir birliktelik durumunda ortaya çıkan bir süreçtir.İnsan eylemi , evrensel insan toplumları, dil çevresinde odaklaşan sembolik sistemler yönünden kültüreldir. Tüm eylem insanların eylemidir.
      Aktör:Parsons’a göre aktör toplumsal bir pozisyon ve dolayısıyla rol sahibi olan bireydir.Aktör sosyal bir varlıktır,toplum tarafından belirlenen rolleri yerine getirmekle yükümlüdür.
      Statü-rol:Statü-rol aktörün sosyal sistem içinde diğer aktörlere göre pozisyonunu belirler.Aktörün içinde bulunduğu pozisyon statüsüne göre belirlenir.”Rol”aktörün diğerleriyle ilişkisinde yaptıklarının sosyal sistem için işlevsel önemi bağlamında görülmesidir.
      Sosyal davranış: Parsons’a göre sosyal davranış sosyal sistemin en temel birimidir,aktör ve diğer aktörler arasındaki etkileşim işleminin kısımlarından biridir.
      Sosyal yapı:Parsons’a göre sosyal yapı, aktörlerin sosyal etkileşimlerinin kalıplaşmış sistemidir,davranışı yönlendiren karşılıklı ilişkili roller,birliktelikler,normlar ve değerlerin bir kümesidir.
      Sistem: Parsons’a göre sistem aynı tip eylem içinde birleşmiş karşılıklı ilişkili birimlerin kümesidir.Sistem,öğeleri ve dış çevreden istenen görevleri yapmak ve karşılaştığı gerilimlerle uğraşmak için işlemler kümesine ve iç yapıya sahiptir.

      Bu terimlere dayalı olarak, Parsons’ın çalışmaları şu esaslar üzerine kurulmuştur.
      1-Amaç olarak tek bir kuram peşinde koşar. 2- Parsons’a göre uygun bir genel sosyoloji kuramı, bir eylem kuramı olmak zorundadır. Yani kuramın temel mekanizmasını, belli amaçlar, değerler ve normatif standartlar çerçevesinde davranarak, kendilerini belli durumlara ayarlayan aktörler meydana getirir. 3-Anlamlı bir eylem kuramı, gönüllülük esasına dayanmalıdır. 4-Gönüllülük esasına dayalı bir eylem kuramı, fikirlere ideallere amaçlara ve normatif standartlara, değişkenler olarak bakar.
      Parsons’a göre karmaşık örgütsel ilişkilerin çeşitli düzeylerinde yeni sistemler ortaya çıkar. Bunlar, kendilerini meydana getiren parçaların ya da öğelerin işleyişlerine bakılarak anlaşılamazlar ve kuram içinde nedensel ilişki sahibi değişkenler olarak ele alınmalıdırlar.
      Parsons’ın değişme modeli farklılaşma fikrine dayanır. Farklılaşma, toplumdaki yeri iyi-tanımlanan bir birimin veya alt sistemin daha geniş bir sistem için hem yapı ve hem de işlevsel önem bakımından farklı birimlere bölünmesi sürecidir. Farklılaşma süreci içersinde çeşitli fonksiyonlar kendi yapısal birimlerine sahip olurlar. Örneğin, bir zamanlar aile içersinde yerine getirilen üretim ve sosyalizasyon süreçleri artık fabrikalarda ya da okullarda yerine getirilmektedir. Bu farklılaşma Parsons’a göre, aynı zamanda yeniden bir bütünleşme gerekliliği ortaya koyar. Bu ise köprü görevi yapan kurumlar aracılığıyla çeşitli fonksiyonları yerine getiren toplumsal üniteler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir normatif sistemin varlığını gerektirir.

      Parsons’ın Toplum Modeli:
      Parsons’ın bu farklılaşmaya dayanan yapısal-fonksiyonel çözümlemesini daha iyi anlayabilmemiz için onun toplum modelini sosyal, kültürel ve kişilik sistemleri açısından ele almamız gerekir. Parsons, bir toplumda 3 sistem tanımlar: 1-Kişilik sistemi ,2-Sosyal sistem,3-Kültürel sistem.
      “1-Kişilik Sistemi: Parsons’a göre her birey (aktör) hedefe yöneliktir, belli güdüler ve kültür tarafından belirlenen gereksinimleri vardır. Birey benliğini (ego) bütünleştirmek ve hazlarını yükseltmek için güdülenir. Parsons’a göre, kişilik aksiyon teorisi içinde incelendiği zaman her bireyin güdüsel ve değer yönelimli (value-oriented) bir birleşme yoluyla aksiyon içinde kendi durumuna yöneldiği görülür.
      2-Sosyal Sistem: Parsons’a göre, sosyal sistem bireylerin aksiyonundan oluşmuştur. Sosyal sitemi oluşturan aksiyonlar, aynı zamanda bireysel aktörlerin kişilik sistemlerini oluşturan aksiyonlardır. Bu bağlamda aktörlerin çoğunluğunun etkileşiminin bir sistemi olan sosyal sistem genellikle kurumsallaşmış değer sistemine göre karakterize edilir. Bu yüzden sosyal sistemlerin ilk fonksiyonel zorunluluğu, sistemlerin kurumsallaşması ve değer sistemlerinin bütünlüğünü korumaktır. Yine sosyal sistem, aktörlerin gereksinimlerinin önemli bir kısmını karşılamak zorundadır. Ve aynı zamanda sosyal sisten varlığını sürdürmek için diğer sistemlerden zorunlu olarak destek almak zorundadır.
      3-Kültürel Sistem: Parsons kültürel sistemi, kendi diğer sistemlerini tanımlarken yaptığı gibi, diğer aksiyon sistemleriyle olan ilişkisine göre tanımlar. Bundan dolayı kültür, sosyal sistem içindeki kurumsallaşmış örüntüleri (institutionalized patterns), kişilik sisteminin içselleşmiş yönlerini ve objelerin aktörlere yönelimini içeren sembollerin düzenlenmiş ve bir sistemi olarak Parsons tarafından ele alınır.” (1)
      Parsons,yukarıda bahsettiği üç sistemi birbirleri için vazgeçilmez nitelikte bulur.Busistemleri meydana getiren ‘eylem’e gelince, bu, özel bir “stimuli”ye yapılan ad hoc tepkilerden değil,aktörün bir durum içinde çeşitli konularla ilgili olarak geliştirdiği beklentiler sistemine göre yaptığı tepkilerden meydana gelir.
      Parsons,üç toplumsal sistem belirler:Grup,örgüt ve toplum.Grup ve örgüt,toplum için temel fonksiyonları yerine getirmekle kalmaz,aynı zamanda topluma benzer şekilde örgütlenmişlerdir.Bütün bu toplumsal sistemlerin bir değer sistemi, bir uyum mekanizması, işleyiş kuralları ve bütünleştirici bir mekanizması vardır.
      “Parsons’ın evrimci toplum kuramının hedefi sistemlerin kendi çevrelerini kontrol etme yeteneklerinin artmasına doğrudur.Toplumların işlevsel ön gerekliliklerin kuramsal bir çözümlenmesi ve arkeolojik, antropolojik ve tarihsel bulguların incelenmesiyle Parsons evrimsel gelişmede kontrolü mümkün kılan önemli atılımları belirlemiştir.Bunlardan biride çevreyi kontrol etmek için gerekli en uygun olan becerili liderlerin ortaya çıkmasını sağlayan, eşitsizlikleri tanıyan tabaklaşma sisteminin doğmasıdır.” (2)
      “Parsons, aktörlerin toplumsal eylemlerinin toplumsal kurumlar tarafından belirlendiğini söyler.Toplumsal kurumlar,yada kurumsal kalıplar, belli bir toplumda hangi toplumsal eylemlerin yada toplumsal ilişkilerin meşru yada beklenen eylem ve ilişkiler olduğunu belirler.Buradaki meşruluk terimi, bir yaptırımı kapsar ve belli bir eylemin yapılmasının hiç olmazsa kuvvetli bir şekilde eleştirileceğini belirler.Bir başka deyişle toplumsal kurumlar (din,ahlak,ekonomi gibi), bireylerin belli toplumsal kişiliklerinde sahip oldukları rollerin yerine getirilmesini düzenler.” (3)

      Kuramsal olarak Parsons yapıların değiştiğini kabul etmektedir. Parsons değişim olasılığına karşı bir ilgi duymaktadır. Bir toplum, uzmanlaşmış sistemlerden ve bunların alt sistemlerinden oluşur, her birisinin diğeriyle ve toplumsal sistemin kendisinin dışında kalan çevrelerle (yani, kültürel sistem ve kişilik sistemi) sınır alışverişi vardır.
      Parsons’a göre her toplum varlığını sürdürmek, hedeflerine ulaşmak, uyumlu olmak ve bütünleşmek için karşılaştığı problemlere çözümler bulmak zorundadır.Toplumda bu çözümler dört kurumsal yapı veya kurumsal alt sistemle sağlanabilir.Şimdi bu alt sistemleri kısaca açıklayalım:


      a-Ekonomi:(Uyumu sağlamak için)

      Parsons’a göre ekonomi, toplumun üyelerince gereksinim duyulan maddi kaynakları üreten ve dağıtan bir kurumdur.Toplumun fonksiyonel zorunluluklarından uyuma hizmet eder.
      b-Politika:(Hedeflere ulaşma)
      Parsons’a göre politika, toplumun ortak hedeflerini seçmek ve bu hedeflere ulaşmak için toplumun üyelerini güdüleme hizmet eder.
      c-Akrabalık:(Örüntü sürdürme)
      Parsons’a göre akrabalık sosyal etkileşimin kabul edilen ve beklenen örüntülerini sürdürme işlevine hizmet eder.Sosyalleştirme mekanizması yoluyla bireyler arası gerilimi denetleme işlevini yüklenmiştir.
      d-Topluluk ve örgütlenmiş din:(Bütünleşme)
      Parsons’cı anlamda topluluk ve örgütlenmiş din, eğitim ve kitle iletişim gibi kültürel kurumlar sosyal sistemin bütünleşme işlevine hizmet ederler.
      e-Kültür:
      Parsons’a göre kültür, sosyal etkileşimin kabul edilen ve beklenen örüntülerini sürdürme fonksiyonuna hizmet eder.
      Parsons, gerek daha önce belirttiğimiz farklılaşma modeli ile, gerekse daha sonra kavramsal gelişimini incelemeye çalıştığımız kişilik sistemi özellikleri ile toplumsal değişmeyi bir denge içersinde basitten karmaşığa doğru giden bir toplumun normal bir evrimi olarak görür. Fonksiyonların bölünmesi sonunda ortaya çıkan bütünleşme ihtiyacı Parsons’un kişilik sistemleri ve toplumsal sistemler kadar, kültürel sistemlere de önem verdiğini göstermektedir.Bir diğer deyişle toplumsal sistemde fonksiyonların ayrımı sonunda meydana gelen yapısal farklılaşma kültürel sistemlerin yardımıyla bütünleşmeye gidecektir.

      Eleştiriler:


      Parsons kuramsal kavramsal düzeyini işlevselciliğin toplumsal düzen probleminde odaklaşan konsensüs yaklaşımına göre geliştirmiştir.Teorik incelemeler toplumların dayanıklı, durağan, birleştirici, bütünleşmiş tümler, kültürel ve sosyal-yapısal düzenlemelerde farklılaşmış tümler olarak görülebildiği varsayımına dayanır.
      C.Wright Mills Parsons’ın teorisini çok soyut düzeyde ortaya koymasına “soyutlanmış empirisizm” diyor ve böyle genel ve soyut düşünme bir düzeyini seçmenin gözlem yapmada yararlı olmayacağını iddia eder.Zaten Parsons’a 1950’lerde yöneltilen düşmanca tavır en sert ifadesini C.Wright Mills’te bulmuştur.C.W.Mills’e göre; Parsons’ın esrinin %50’si laf salatası, %40’ı sosyoloji el kitabı, geriye kalan %10’u ise tutucu bir ideolojiden ibarettir.
      Parsons’a gelen en sert eleştirilerden biride Ralph Dahrendorf ‘dandır.Dahrendorf’a göre Parsons’ın teorisi bir ütopya gibidir.Çünkü değişme dinamiği yoktur. Ona göre Parsons iki şey yapmıştır: Toplumsal dengeyi vurgulamış ve sürekli normlara önem vermiştir.Toplum nasıl sürekli kılınır ve bu sürekliliği sağlamak için normlar nasıl değerlendirilir? Sorularını açıklamıştır. Fakat bir toplumsal süreç, hem düzen hem de değişmeden oluşur. Sosyolojik bir teorinin hem toplumsal düzeni hem de toplumsal değişmeyi açıklayabilecek yeterlilikte olması gerekir
      “Sosyal düzen nasıl mümkün olur”.konusuyla ilgilenen ve sosyal düzeni sosyal sistemin önemli kısımlarından biri olarak gören Parsons’ın, genellikle son derecede karışık ve bu yüzdende anlaşılması gereken zor olan kuramı, yapısal-işlevsel çözümlemenin genel niteliği olan denge kuramıyla belirlendiği için, toplusal değişmeyi yeterince açıklayamaz .
      E.Kongar’a göre Weber ve Durkheim’in temel kavramlarını yabancı bir terminaloji icat ederek uzlaştırmaya ve bir genel kuram bulmaya çalışan Parsons, Freud’un temel yaklaşımından da etkilenerek, kişilik üzerinde odaklaşır. Böylesi bir yaklaşım doğal olarak, karışıklığa ve çeşitli çıkmazlara yol açar.
      Yapılan tüm bu eleştirilere karşın Parsons’ın çalışmaları ve oluşturduğu teorisi, çağdaş sosyoloji teorileri arasında önemini hala kaybetmiş değildir, hatta giderekte önem kazanmaktadır.Özellikle günümüz Amerikan sosyolojisinin emprik çalışmalar içinde adete boğulmaya başlaması ve teoriden uzaklaşması bu önemi artıran en büyük etkendir.
       


      Baglantı


      24/9/2006 - NASIL BİR TOPLUM NASIL BİR SOSYOLOJİ

      NASIL BİR TOPLUM NASIL BİR SOSYOLOJİ


      Konusu toplum olan bir bilim hakkında söz söyleyebilmek için hem bilimsel donanım açısından donanımlı hem de iyi bir gözlemci olmak gerekir. Ancak içerisinde yaşadığımız toplum konusunda herkesin ortalama da olsa bir fikri düşüncesi vardır en azından ikili sohbetlerimizde ne olacak memleketin hali cinsinden soru cümleleriyle hem kendi fikrimiz beyan ederiz hem de başkalarının düşüncelerini de öğrenme yoluna gideriz .Topluma önyargısız bakabilmek şüphesiz oldukça zordur çünkü hepimiz bu toplumun birer bireyiyiz. Einstein "Ne hazin bir çağda yaşıyoruz bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç"derken bizim önyargılarımızın yaşadığımız çağı algılayışımızda ne büyük engeller çıkarttığını da gözler önüne sermekteydi...

      Bilgi çağının bütün ihtişamıyla yaşanmakta olduğu günümüzde , bilginin işlevinde önemli değişiklikler oldu. Bu çağda Bilgi bir performans artırma aracı olarak kullanılmaya başlandı , bilginin gerekliliği ve paylaşımı bir yana , ne işe yarar ? sorusu bilgi için daha çok sorulan bir soruya karşılık gelmekte. Yaşanılan çağ bilgi sınırlarını da değiştirdi bilmek için daha çok maddi güçler, istek, ilgi yeterli olmaya başlamıştır. Bu da yaş cinsiyet gibi faktörlerin bilme üzerindeki etkisini azaltmıştır. Bilme özgürlüğündeki sınırsızlık diğer toplumsal değerlerin de erozyona uğramasına sebep olmuştur. Bilginin içeriğindeki değişiklikler bilgi sahibi kişinin mütevazı olmasını ortadan kaldırdığı gibi bilenin ayrıcalıklı konumunu pekiştirmiş ancak bilginin aktarılması ve el değiştirerek daha çok kişi tarafından bilinir hale gelmesinin karşılığı para olmaya başlamıştır.

      Toplumbilimin şüphesiz tüm bu değişmelere kayıtsız kalması düşünülemez . Çünkü toplumbilim durağan değişmez kalıpları olan bir bilme edimi değildir. Toplumsal değişme toplumbilimin olaylara bakışını ve öngörüsünü de değiştirmektedir. Zaten toplumbilimin amacı toplumu islah etme değildir olmamalıdır toplumsal dönüşümlerde rotanın şaşırılmaması açısından yol gösterici bir işlevi olmalıdır toplumbilimin....

      İçinde yaşadığımız kent de tüm bu toplumsal dönüşümlerden payını almaktadır Nerede yaşarsak yaşayalım bir mekan olarak kent de kimliğimizin bir parçasıdır. Kent Sosyolojisinin anlaşılmasına yardımcı olması gerekli konulardan biri de "İnsanların neden birbirlerini gördükleri ancak duymadıkları" sorusuna yanıt aramak olmalıdır. Sorunlarını ve yaşamı gören ancak onları duymayan anlamayan onların üzerine eğilmeyen insan Işıklı camlara da bakmaktadır, komşu kavgalarına da, yoldan geçen araçlara da futbol oyununa da ... Bilgi çağı söylemek istediklerini elbette görüntülerle pekiştirmektedir . Söz tüm bu sanallaşma eğiliminden en çok zarar gören iletilerden biridir.

      Topu topu 500-1000 kelime ile konuşan uzun konuşmayı sevmeyen selamlaşmalarında bile işaret dilini kullanmayı yeğleyen bir toplum görüntüsüne gelinmektedir yavaş yavaş ... Tüm bunlara insan yaşamında önemli denge unsurlarından olan etik-estetik dengenin estetik lehine bozulması da eklenirse komşularını tanımayan, sadece kendi sorunlarıyla uğraşıp onları da çözemeyen insan bir üst yabancılaşmayı yaşamaya başlamıştır. Nurdan Gürbilek "Vitrinde Yaşamak "adlı eserinde "İnsanın dünyayla olan ilişkisinin aslen bir seyretme ilişkisine dönüşmesi" fikrini reklamcılığın etkisinin artmasıyla pekiştirir ve der ki "Reklamcılık tüm yaşantımızı vitrine çevirdi"

      Tüm bu yaşananlar "Hayat denen seyirlik oyun" ifadesini güçlendirir .Daha çok makyaj ve daha çok maske, daha çok takı gerçekleri saklamaz sadece üzerlerini geçici sürelerle örter . Ayrıca tüm bunlar doğruyu "sade"ce seyretmemize bile izin vermez . Şimdi "sade"yi yaşamak öylesine zorlaşmıştır ki mutlaka "biri bizi gözetliyor "dur. Toplumun bireyler üzerinde kurduğu değişeceksin ! ve onlar gibi olacaksın hem de hemen şimdi zorlaması bizi televizyonda gördüğümüz insanlar gibi giyinmeye onlar gibi düşünmeye ve onlar gibi yaşamaya zorlamaktadır. Toplumun farklı olana ne ihtiyacı ne de hoşgörüsü kalmamıştır.

      Sosyologların değişen toplumsal değersizlikler enflasyonu içerisinde gördüklerini ve geleceğe yönelik saptamalarını tüm toplumu aktarma Bilgiyi paylaşma zorunlulukları ortaya çıkmaktadır. Kentte ve yaşadığımız tüm mekanlarda bu aslında mümkündür. Toplumbilimciler örnek insanlar olmak zorunda değildirler ancak en azından İnsan ! olmak zorundadırlar .yani sıradanlaşmamalı bayağılaşmamalıdırlar.



      Baglantı


      24/9/2006 - GRUP DIŞI TOPLULUKLAR
      Grup Dışındaki Topluluklar:
      A. Kalabalık (Yığın) : Aralarında fiziki yakınlık bulunmalarına rağmen,karşılıklı ilişkiler, birleştirici, bütünleştirici bağlan bulunmayan veya yüzeysel ilişki ve geçici bir süre için birbirine bağlanan insan birimleridir.

      Rastlantı sonucu oluşurlar. Durakta otobüs bekleyenler, yangını seyredenler.

      - Kalabalıklar (sıradan kalabalık.

      - İzleyiciler (dinleyici, seyirciler)
      - Gösteri Toplu

      - Etkin kalabalıklar


      B. Sosyal Kategori : Ortak niteliklere sahip olan, fakat aralarında hiçbir ilişki
      olmayan kişilerin oluşturduğu bir bütündür. Örneğin, öğrenciler, taksi şoförleri,
      memurlar, yaşlılar.

      Kategori Şekilleri

      1. Kitle : Ortak sosyal niteliklere sahip olan insanların oluşturduğu, (fiziksel yakınlıkları bulunmayan) kategoridir.
      Aynı gazeteyi okuyanlar, aynı futbol takımını tutanlar.


      2. Sosyal Sınıf : Aynı hayat tarzına sahip, gelir, eğitim-öğretim, kültür ve meslek gibi çeşitli özellikler bakımından birbirine benzeyen insanların oluşturdukları kategoridir. Örneğin, işçi, işveren, köylü.

      3. Azınlık : Bir topluma egemen olanların yararlandığı haklardan (belirgin farkları nedeniyle) yararlanamayan insanların oluşturduğu bir kategoridir. Batıdaki Türkler



      Baglantı


      24/9/2006 - BİLİM OLARAK SOSYOLOJİ

      Bilim Olarak Sosyoloji

      Sosyolojinin gelişimi, toplumsal olayların da doğa bilimlerinin kulandığı yöntemlerle incelenebileceği temel düşüncesine bağlıdır. Comte'un başlangıçta kullandığı "toplumsal fizik" adının olsun, toplumsal olayları "birer nesne gibi" ele almak gerektiğini söyleyen Durkheim'in formülünün olsun, kökeninde bu yatar. O dönemde sosyolojinin, doğa bilimleri gibi, olayları olduğu gibi betimleyebildiği ve böylece, "değer yargıları" yerine, "gerçek yargıları" geliştirebildiği oranda bir bilim olduğuna inanılmaktaydı. Bu tutum, gerçek bir düşünsel devrim oluşturmuştur. Daha önceleri, birkaç ender olağan dışı kişi bir yana bırakılırsa 'Aristo, Makyavel, Jean Bodin ve özellikle Montesquieu) toplumsal olgular, esas olarak felsefi ve ahlaki açıdan incelenmekteydi. Toplumun ne olduğu değil de, insan doğasına ve insan yaşantısının amacına, v.d. ilişkin dinsel ve fizik ötesi birtakım inançlara göre toplumun ne olması gerektiği tanımlanmaya calışılmakta yani değer yargılarına varılmaktaydı. İnsan ve toplumun, "birer nesne gibi" bilimsel şekilde incelenebileceği düşüncesi bile, kutsal şeylere karşı bir saygısızlık olarak görülmekteydi.
      Gerçekten de toplum bilimi düşüncesi ile insan özgürlüğü arasında mutlak bir çelişki olduğu kabul edilmekteydi. Bilim kavramı o zamanlar, kesin bir gerekirciliğe (determinizm) dayandırılmıştı. Buna göre bir A öncülü her zaman bir B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasındaki bu bağlantıda ifadesini bulacaktı. Bu, B'nin kaçınılmaz şekilde A'yı izlemesini engelleyecek herhangi bir gücün araya girmeyeceğini varsaymaktadır. Bu anlamda sosyolojik yasa kavramı, insanın özgür olmadığını kabul eder. Özgürlük kavramı, geleneksel gerekerciliğe karşıdır. Özgür olmak, kendi kendini, hiç değilse kısmen belirleme olanağına sahip olmak yani bütünüyle dışardan belirlenmiş olmamak demektir. O halde geçen yüzyılın bilim adamları, toplum bilimlerinin varlığını olanaklı kılmak için tümüyle aldatıcı saydıkları insan özgürlüğünü yadsıma yolunu seçmekteydiler. Bu şekilde bitmez tükenmez birtakım felsefi tartışmalara girişilmekteydi. Bugün bunlar aşılmıştır.
      Artık gerekircilik bundan çok farklı bir biçimde, istatistik bir gerekircilik olarak anlaşılmaktadır. Bu, özgürlük kavramını yadsımaz; yalnızca, somut koşulların olası sonuçlarını ifade eder ki özgürlük, bu koşullar içerisinde kullanılabilir. Parislilerin % 60'ının 15 Ağustos'ta başkenti boşalttıklarını söylemek Parislilerin herbirinin o gün kentte kalmak ya da uzaklaşmak özgürlüğünü sınırlamamaktadır. Bu istatistik gözlem yalnızca, toplumsal alışkınlıkların Parislileri 15 Ağustos'ta Paris'ten kaçmaya zorladığını ve insan istemlerinin içerisinde belirlendiği toplu koşullarda bir değişme olmadığı takdirde % 60'ının bu daha yüksek eğilime karşı çıkmak yerine onu izlemeyi seçme olasılığının daha yüksek olduğunu söylemektedir. istatistik gerekircilik, olasılık terimleriyle toplu davranışları ifade ettiğinden, bu toplulukları oluşturan bireylerin belli özgürlüklere sahip olduklarını göz önünde bulundurmaktadır.
      İstatistik gerekircilik ilkin, toplum bilimlerine temel olmuştur, sonradan fizik bilimlere de az çok yayılmıştır. Artık burada da A unsurunun mutlak bir B unsurunun ortaya çıkmasına yol açtığı söylenilmemekte, A'nın ardında B'nin görülme olasılığının şu ya da bu kadar olduğu söylenilmektedir. Çoğu durumda bu olasılık oldukça yüksektir ve karşıt olasılık hemen hemen yok gibidir. Yine de atom düzeyinde durum biraz farklılık gösterir. Şöyle ki, burada bi A faktörünün ardından, her biri de bir hayli yüksek olasılıkla (B, C, D, E) gibi birçok hipotezin gerçekleşmesi mümkündür. Böylece bugün XIX. y.y. sonuna göre, fizik ve toplum bilimleri karşılaştırmasına değin görüşler tersine dönmüştür. Eskiden, toplum bilimleri, o zaman mutlak kabul edilen fizik gerekirciliğin bulunduğu varsayılarak, fizik bilimlere göre düzelenmekteydi. Bugün ise fizik gerekirciliğin toplum bilimlerinin örneğini verdiği istatistik gerekircilik görüntüsüne uygun biçimde göreceli (relatif) olduğu kabul edilmektedir


      Baglantı