BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


Balkona çık...Balkon açık
Benim hakkımda

mehmed şahin kaçar'ın şiir sitesi

Recent Posts
Menü
Arkadaşlarım
    Baglantılar


    1 sayfadan 1 . sayfa
    geri | ileri
    31/12/2005 - Naat - Arif Nihat Asya

    Hakkı Mahmut Soykal'ın ruhuna ithaf olunur

    Seccaden kumlardı...
    ....................................
    Devirlerden, diyarlardan
    Gelip göklerde buluşan
    Ezanların vardı!

    Mescit mü'min, minber mü'min...
    Taşardı kubbelerden Tekbir,
    Dolardı kubbelere "Amin!"

    Ve mübarek geceler, dualarımız,
    Geri gelmeyen dualardı...
    Geceler ki pırıl pırıl,
    Kandillerin yanardı!

    Kapına gelenler, ya Muhammed,
    Uzaktan, yakından-
    Mü'min döndüler kapından!

    Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
    İki dünyada aziz ümmet,
    Muhammed ümmetiydi.

    Konsun -yine- pervazlara
    Güvercinler;
    "hu hu" lara karışsın
    Aminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

    Şimdi seni ananlar,
    Anıyor ağlar gibi...
    Ey yetimler yetimi,
    Ey garipler garibi;
    Düşkünlerin kanadıydın,
    Yoksulların sahibi...
    Nerde kaldın ey Resul,
    Nerde kaldın ey Nebi?

    Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;
    Çağlar ne çağlardı;
    Daha dünyaya gelmeden
    Müminlerin vardı...
    Ve birgün, ki gaflet
    Çöller kadardı,
    Halime'nin kucağında
    Abdullah'ın yetimi,
    Amine'nin emaneti ağlardı!

    Hatice'nin koncası,
    Aişe'nin gülüydün.
    Ümmetinin gözbebeği,
    Göklerin resulüydün...
    Elçi geldin, elçiler gönderdin...
    Ruhunu Allah'a,
    Elini ümmetine verdin.
    Beşiğin, yurdun, yuvan
    Mekke'de bunalırsan
    Medine'ye göçerdin.

    Biz dünyadan nereye
    Göçelim ya Muhammed?
    Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
    Altın devrini yaşıyor...
    Diller, sayfalar, satırlar
    (Ebu Leheb öldü) diyorlar:
    Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
    Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

    Neler duydu şu dünyada
    Mevlid'ine hayran kulaklarımız:
    Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
    Adına alışkın dudaklarımız!
    Artık, yolunu bilmiyor;
    Artık, yolunu unuttu
    Ayaklarımız!
    Kabe'ne siyahlar
    Yakışmamıştır, ya Muhammed,
    Bugünkü kadar!

    Haset, gururla savaşta;
    Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...
    Onu da yaralarlar kanadından,
    Gelse bir şefkat meleği...
    İyiliğin türbesine
    Türbedar oldu iyi!

    Vicdanlar sakat
    Çıkmadan yarına.
    İyilikler getir, güzellikler getir
    Adem oğullarına!

    Şu gördüğün duvarlar ki
    Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir...
    Fethedemedik, ya Muhammed,
    Senelerdir!

    Ne doğruluk, ne doğru;
    Ne iyilik, ne iyi...
    Bahçende en güzel dal,
    Unuttu yemiş vermeyi...
    Günahın kursağında
    Haramların peteği!

    Bayram yaptı yabanlar:
    Semave'yi boşaltıp
    Save'yi dolduranlar...
    Atını hendeklerden -bir atlayışta-
    Aşırdı aşıranlar...
    Ağlasın Yesrib,
    Ağlasın Selman'lar!

    Gözleri perdeliyen toprak,
    Yüzlere serptiğin topraktı...
    Yere dökülmeyecekti, ey Nebi
    Yabanların gözünde kalacaktı!

    Konsun -yine- pervazlara
    Güvercinler;
    "hu hu"lara karışsın
    Aminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

    Ne oldu, ey bulut,
    Gölgelediğin başlar?
    Hatırında mı, ey yol,
    Bir aziz yolcuyla
    Aşarak dağlar taşlar,
    Kafile kafile, kervan kervan
    Şimale giden yoldaşlar?

    Uçsuz bucaksız çöllerde,
    Yine, izler gelenlerin,
    Yollar gideceklerindir.

    Şu Tekbir getiren mağara,
    Örümceklerin değil;
    Peygamberlerindir, meleklerindir...
    Örümcek ne havada,
    Ne suda, ne yerdeydi...
    Hakkı göremiyen
    Gözlerdeydi!

    Şu kutu, cinlerin mi;
    Perilerin yurdu mu?
    Şu yuva-ki bilinmez,
    Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-
    Kuşlarını, bir sabah,
    Medine'ye uçurdu mu?

    Ey Abva'da yatan ölü
    Bahçende açtı dünyanın
    En güzel gülü;
    Hatıran, uyusun çöllerin
    Ilık kumlarıyla örtülü!

    Dinleyene hala,
    Çöller ses verir:
    "Yaleyl!" susar,
    Uğultular gelir.
    Mersiye okur Uhud,
    Kaside söyler Bedir.
    Sen de, bir hac günü,
    Başta Muhammed, yanında Ebubekir;
    Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
    Destan yap, ey şehir!

    Ebubekir'de nur, Osman'da nurlar...
    Kureyş uluları karşılarında
    Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
    Ali'nin önünde kapılar açılır,
    Ali'nin önünde eğilir surlar.
    Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de
    Hak'kın yiğitleri, şehid olurlar...
    Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı;
    Yerde kalmazdı ruh... kanadlıydı.

    Konsun -yine- pervazlara
    Güvercinler;
    "hu hu"lara karışsın
    Aminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

    Vicdanlar, sakat çıkmadan,
    Ya Muhammed, yarına;
    İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
    Adem oğullarına!

    Yüreklerden taşsın
    Yine imanlar!
    Itri, bestelesin Tekbir'ini;
    Evliya, okusun Kur'an'lar!
    Ve Kur'an'ı göznuruyla çoğaltsın
    Kayışzade Osmanlar!

    Na'tini Gaalip yazsın,Mevlid'ini Süleyman'lar!
    Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
    Geri gelsin Sinan'lar!
    Çarpılsın, hakikat niyetine
    Cenaze namazı kıldıranlar!

    Gel, ey Muhammed, bahardır...
    Dudaklar ardında saklı
    Aminlerimiz vardır!..
    Hacdan döner gibi gel;
    Mi'raç'tan iner gibi gel;
    Bekliyoruz yıllardır!

    Bulutlar kanad, rüzgar kanad;
    Hızır kanad, Cibril kanad;
    Nisan kanad, bahar kanad;
    Ayetlerini ezber bilen
    Yapraklar kanad...
    Açılsın göklerin kapıları,
    Açılsın perdeler, kat kat!
    Çöllere dökülsün yıldızlar;
    Dizilsin yollarına
    Yetimler, günahsızlar!
    Çöl gecelerinden, yanık
    Türküler yapan kızlar
    Sancağını saçlarıyla dokusun;
    Bilal-i Habeşi sustuysa
    Ezanlarını Davud okusun!

    Konsun -yine- pervazlara
    Güvercinler;
    "hu hu"lara karışsın
    Aminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!


    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    31/12/2005 - Sayaç

    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    31/12/2005 - Şahin Torun-Makaleler

     

     İNSAN VAR, İNSAN VAR...

    İnsan var; insan oluşun miyarını sırf kendi dünyevi cürmü ile hesabederek varlığını koyar ortaya…Ve bu varlık iddiası ile de bütün cürmü,cesameti ve kabahatleri ile yaşadığı yerin, evin, mahallenin, şehrin, ülkenin ve dünyanın sırtına çöreklenip sadece o meşum varlığı rahat etsin diye parazitler gibi yapıştığı yerde kalarak oradan oraya savrulan bir yük olur…
    İnsan var; insan oluşun miyarını sırf yaratılmış ve süre verilmiş olmanın bilinciyle süsleyerek varlığını koyar ortaya…Ve bu varlık bilİnci ile de  bütün güzelliği, inceliği ve eşrefi ile yaşadığı yeri, evi, mahalleyi, şehri, ülkeyi ve dünyayı sırtına yükleyip sadece onu halkeden yüce kudret hoşnut olsun diye kulluk edenler gibi adım attığı her yerde parıldayarak dört bir yanı ışıtan bir kandil olur…
    Aldıkça almak ister birisi ve hatta öyle isterki; sevgili Vedat AYDIN'ın söylediği gibi dua ederken bile sonuna kadar gerdiği kol ve parmakları ile gökyüzünü yere indirmek istiyor sanırsınız…
    Verdikçe vermek ister ötekisi ve hatta öylesine vermek isterki; elindeki iki dinarın ikisini de verip her şeyinden vazgeçtiği halde daha çok verenlerin karşısında boynunu büken Hz.Ali gibi aslında o iki dinarın her birinin atomlarına kadar işleyen bir arzuyla verir…
    ***
    Yüksünmemeli insan ve kendinde bir şeyler vehmetmemeli…
    Zira kim hangi kantarda ne kadar ağır gelirse gelsin dünyanın sırtına yüklediği ağırlığını bir şey sanmasın…
    'Allahın arzı büyüktür…' ve o istediği müddetçe kendini bir şey sanan her ağırlığı çekecek kabiliyettedir…
    Ve aslolan maharet ise o büyük ve kabiliyetli dünyanın sırtına çökmek değil, hiç olmazsa cürmü kadar bir parçasını yüklenebilmenin idrakinde gizlidir…
    ***
    İnsan, dünya ve yük arasında kurulan ilişki böyledir işte…Kimi hadsiz hesapsız bir arzuyla sırtına çöktüğü her değerle kendisini bir elden diğerine aktarılan bir emtia mesabesine düşürürken, kimi de hadd ve hesap bilen bir idrak ile sırtında omuzlarında ve başının üzerinde gittiği her yere rengini veren bir değer taşır…
    En son durakta ise kendi kendini taşıta taşına evi, mahalleyi, şehri, ülkeyi ve dünyayı yorduğunu sanan bir ahmaklığın ecri ile, damarlarına ve ilkilerine kadar taşıma bilinciyle yüklü bir tefekkürün ecri kasrşılar insanoğlunu…
    İşte tartının en doğrusu da, ağırlığın kimde olduğu da asıl o gün çıkar ortaya…
    Ve sırtına bindikleri değerlerin hakkını nveremeyen nice yükler birer birer yere düşerken omuzlarında değer taşıyanların sırtlarında ve omuzlarında birer  nakış gibi duran yorgunluğun izlerinden karaNfiller,güller devşirilir…
    Böyledir işte taşıtan insan ile taşıyan insanın serencamı ve encamı…
    Düşünmek gerekir…

     

    * Yazarın diğer yazıları için tıklayınız:

     

    http://www.erzurumgazetesi.com.tr/erzurumgazetesi/yazarlar/yazar_oku.php?id=776&yazar=%DEahin+Torun


    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    31/12/2005 - Yusuf'un yüzü-Vedat AYDIN
    Bulundugu yer: -deneme
    Şu zalim dünya bütün tuzaklarıyla üzerime geliyor. Etrafımı yangın sarmış, gönlüm alevler içinde; karabulutlar göğe yükseliyor. Göğün derinliklerinden kalbime yansıyan maviyi, bugün her zamankinden daha çok özlüyorum. Nemrudî alevlerin ortasında 'Serin ol ey ateş! İbrahim'e selamet ol!" emriyle açılan gül bahçelerinde dolaşmak istiyorum. Her ahlaksız teklif karşısında, Yusuf'a kurulan tuzaklara karşı:
    "Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir!" duası dökülüyor dudaklarımdan. Şairin, "Seyyid Nebi bize bir gül bıraktı" mısraında hatırlattığı emanetin ağırlığı bir silindir gibi geçiyor omuzlarımdan. Henüz çocuk yaşta Peygamber aşkından kendini O'nun yerine ölüme adayan Ali'nin sevdası yüreğimi dağlasın. Kocasının ölümüne aldırış etmeden delidivane olarak Resûl'ü soran Sümeyra'nın yanık bağrından bir avuç kor da beni sarsın!
    "Rabbim, yıldızlar parlıyor. İnsanların gözleri kapalı, sultanlar kapılarını kapattı. Her aşık sevgilisiyle yalnız. Bende burada seninle yalnızım." diyen Rabia'nın yalnızlığı ne yüce yalnızlıktır! Kalabalıklardan uzaklaşıp, sessizsedâsız mâbetlerin kalbine dalmak istiyorum. Dağların doruklarına çıkıp bulutlara dokunmak istiyorum. Gecenin serinliğinde göz kapaklarıma direnip; bedenimden koparak O'nunla baş başa kalmak, kuşluk vaktinde hayata "merhaba" demek istiyorum.
    Hakikat yolcusunun eteğinden tutup yol almalıyım. Bu dünyaya ait ne kadar yük varsa omuzlarımda bırakıp, bir kuş gibi özgürlüğe açmalıyım kanatlarımı. Dünyanın bütün çocuklarını kanatlarıma alıp yeryüzünün lanetli yaşamından uzaklaştırmalıyım. Annelerin gözyaşlarını silecek delikanlılar olarak insinler yeryüzüne. Hazdan bunalmış toplumlara Yusuf'un beyaz yüzünü yansıtsınlar. "Peygamber çiçeği"ni diksinler bahçelerine. Kutsal metinlerin soluğunu hissetsinler nefeslerinde. Hira'da ruhlarını arındırsınlar. Kızlar Hacer'in sadakatini, erkekler İbrahim'in azmini öğrensinler. Ebu Bekir'in cömertliği silsin kirli elleri; Karunlar yıkılsın. Ömer'in cesareti uyandırsın mazlumları; zalimler devrilsin. Osman'ın edebi aynası olsun kardeşlerin/bacıların; çatlasın şeytanın fenni! Ali'nin ilmi âlimin azığı olsun; aydınlansın cahillerin yolu. Tek başına ümmet olmanın derinliği Ebu Zer mektebinde öğrenilsin!
    Ey gam ve kederini Allah'a arzeden Yakub! Gözlerine ışık saçan Yusuf'un gömleği nerede? Gözlerimiz görmüyor, karanlık dehlizlerde dolaşıyoruz. Yusuf'un kokusunu alamıyoruz. Düştüğümüz kuyudan çıkamıyoruz. Artık kuşlar konmuyor penceremize. Kalbimizi okşayacak bir merhamet şarkısı özlüyoruz. Kuşluk vakti geçiyor üzerimizden, uyanamıyoruz. Uyku bürümüş gözlerimizi. İsyanımız nefsimize tabi olmuş. Aşk, gökten ipini çekmiş. Duygular dönüşmüyor söze. Söz, kabul ettirmiyor kendini. Her gün bin can alıyor şeytanın oku. Merhamet bir ceylanın bakışında saklı şimdi. Ağrılar tüm bedeni sardı. Zemheri kalbimizin baharı oldu.
    Ey kalpleri evirip çeviren Rabbimiz! Perişanlığımızı sana havale ediyoruz. Dünyanın tuzaklarından koru bizi. Görmeyen gözlerimize ışık ver. Duymayan kulaklarımızı işittir. İsyanımızı nefsimizin elinden al. Kalbimize istikamet ver. Şeytanın okuna hedef yapma bizi. Rahmet sağanaklarını yağdır üzerimize. Vücudumuza sağlık ve direnç ver.
    Kadınlarımızı Fatıma gibi Zeyneb gibi iffet ve marifet ehli kıl. Erkeklerimizi Rasul'ün ayak izlerini süren muttakilerden eyle. Çocuklarımızı Hasan ve Hüseyin bilinci ile donat. Kalbimize Yunus aşkı bahşet. Geylanî gibi söz ehli olmamıza yardım et. Ömer'in cesareti yüreğimizi doldursun. Ali'nin ilmi yolumuzu aydınlatsın. Yusuf'un yüzü aynamız olsun.
     
    * Yazarımızın diğer yazıları için tıklayınız:
     

    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    31/12/2005 - Günün Yazısı/ A.Hakan Ayber

     

    Dünyanın Mevlâna’sı

     

    Tarih 17 Aralık 1273; Mevlânâ Hakk'a yürümüş; yani, can'ı

    asıl mekâna uçarken, bedeni de aslı olan toprağa geri verilmek

    üzere götürülüyor. Bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve

    Museviler arasında bir tartışma başgösteriyor. Müslümanlar, 'O

    bizim dinimizin imamı, sizi ne ilgilendirir?' demelerine karşı;

    İsa'yı, Musa'yı Mevlânâ'nın fikirleriyle daha iyi

    anladıklarını söyleyen gayrimüslimler bütün engellemelere

    rağmen cenaze törenine katılıyorlar.

    Yıl 1952; Mevlânâ'nın doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO

    tarafından Paris'teki Gime Oriental Museum'da bir anma

    toplantısı düzenleniyor. Törene Türkiye delegeleriyle birlikte

    Mısır, Afganistan, İran ve Pakistan'dan da üyeler katılmakta.

    Törenin başlamasından önce verilen resepsiyonda bu delegeler

    Mevlânâ'nın milliyeti konusunda bir tartışma içerisine giriyor.

     

    Mısırlı delege; Mevlânâ'nın ceddinin Hz. Ebubekir'e

    dayandığını, bu yüzden de onun Arap olduğunu ileri sürüyor,

    İranlı delege; 'Mevlânâ İranlıdır, çünkü bütün eserlerini

    Farsça yazmıştır.' diyor. Afganlı delege ise; 'Mevlânâ

    Belh'te doğmuştur. Belh de Afgan topraklarındadır. O halde

    Mevlânâ Afganistanlıdır', tezini savunmaya çalışıyor, Türk

    delege de Mevlâna'nın "Aslem Türkest, egerçi Hindu gûyem"

    (Her ne kadar Farsça-Hintçe söylesem de aslım Türk'tür benim)

    beyitlerini söyleyerek Mevlânâ'nın kendisini Türk ilân

    ettiğini belirtiyor. Bu tartışmalar üzerine kongrenin havası bir

    hayli gerginleşiyor. Pakistan delegasyonunda bulunan fıkıh âlimi

    Prof. Hamidullah Han ise tartışmalara müdahale ederek, "Mevlânâ

    hiçbir milletin değil bütün insanlığın malıdır." diyerek son

    noktayı koymak ister. İranlı temsilcinin karşı çıktığı bu

    görüş, diğer ülke delegasyonu tarafından kabul görür.

     

    İki gün süren ve 5 bin kişilik salonun tıka basa dolduğu

    törende, Mevlânâ ve Mevleviliğin önemi hakkında yapılan

    konuşmalar, mûsikî ve semâ gösterileri âdeta insanları

    büyüler. Tören süresince birçok devlet başkanından ve diğer din

     

    temsilcilerinden gelen kutlama telgrafları da salonda büyük bir

    alkışla karşılanır.

     

    O anma toplantısından bu güne 53 yıl geçti. Bu süre zarfında

    buna benzer ulusal ve uluslararası platformlarda, bazılarına bizim

    de şahit olduğumuz birçok tartışmalar yaşandı. Hattâ

    Mevlânâ'nın mensup olduğu din konusunda bile varsayımlarla

    görüşler öne sürüldü, makaleler yazıldı. Hâlâ da bu

    tartışmalar devam edip gitmede. Günümüzde neler yapılıyor...

    Tespit edebildiğimiz kadarıyla çok sayıda Türkçe ve Farsça,

    200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın

    Fransızca eser başta olmak üzere İspanyolca, İtalyanca,

    İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça,

    Arnavutça, Hintçe, Arapça, Urduca, Sindce, Bengalce, Peştuca,

    Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice,

    Çince ve Japonca yazılmış eserlerle Mevlânâ ve Mevlevilik tüm

    dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlânâ'nın Mesnevî'de

    dediği gibi: "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup;

    içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır."

     

    Mevlânâ'yı yeterince tanıtamıyoruz

     

    Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise

    Mevlânâ'nın İran'ın tanınmış mistik şairi olarak

    nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi

    göstermektedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Belh'te doğup

    Selçukluların başkenti Konya'da, Türk-İslâm kültür ve

    an'anesiyle yetişen Mevlânâ ile ilgili bilimsel çalışmalar en

    fazla bizde yapılmıştır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama

    bunların tanıtımını ve uluslararası literatürde

    kullanılmasını becerememiş; sadece semâ gösterileri ve Şeb-i

    Arûs kutlamalarını ön plâna çıkarmış; maalesef, bugün

    dünyanın hemen her tarafında okuyucu bulabilen İngilizce ile kayda

    değer Mevlânâ'yı, fikirlerini ve Mevleviliği doğru dürüst

    anlatan eserler yayınlayamamışız. Hâl böyle olunca da özellikle

    Batılılar yazdıkları eserlerle, Mevlânâ'yı istedikleri gibi

    anlamış ve anlatmışlardır. Biz ise Mevlânâ'yı doğru olarak

    anlamak şöyle dursun, eserlerini Farsça yazdığı için, değil

    modern edebiyatımıza, divan edebiyatımıza bile dahil etmeyerek

    Mevlânâ'yı sahiplenmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüşüz ve

    hâlâ da sürmekteyiz. Bazıları, daha da ileri gidip Mevlânâ'yı

    İran kültürünün bir temsilcisi sayma gibi bir cehaletin içine

    düşmüştür. Artık Konya olarak, Selçuk Üniversitesi bünyesinde

    50 yıllık bir arzunun semeresi olan Mevlânâ Araştırma ve Uygulama

     

    Merkezi'ni (SÜMAM) kurmuş, Mevlânâ Kültür Merkezi'ni

    tamamlamış ve Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm

    Müdürlüğü'nün de daha tecrübe kazanmış haliyle,

    Mevlânâ'nın da dediği gibi "birlik olup" üzerimize düşen

    bu tarihî görevi yerine getirmeliyiz.

     

    Aslında Mevlânâ'nın bizim sahiplenmemize de ihtiyacı yoktur. O,

    zaten modern fikirleriyle her dönemde, her milletten insana hitap

    edebilmiş, muhatap bulabilmiştir. Ama; ülke olarak, ülkemizin

    tanıtımına katkı olarak; ve hattâ kısırdöngülü iç

    çekişmelerimize cevap bulabilmek için onun fikirlerine ve

    yardımına hayli ihtiyacımız var. Eğer bu değerimizin farkında

    olamazsak, farkında olanlardan da şikâyetçi olmaya hakkımız

    yoktur. Yine; Fransız bilgin Pasteur'un "İlmin vatanı yoktur,

    fakat âlimin bir vatanı olmalıdır." sözü ne kadar doğru ise;

    Mevlânâ'nın "Ey güneş! Başka bir âlemi aydınlatmak için bu

    gül bahçesini terk edip gidiyorum." beyti de o kadar manidârdır.

    Sözün özü; 1952 yılında yapılan yukarıdaki anma töreninin

    benzeri şimdi yapılsa şüphesiz bütün dünya devletleri

    -özellikle Amerikalılar- bir yolunu bularak Mevlânâ'yı

    sahiplenirse hiç şaşmamak gerekir...

    *Yard. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi Mevlânâ Araştırma ve

    Uygulama Merkezi Müdürü.

     

    Mevlevî mûsikîsi ve semâ'daki semboller

     

    Mevlevî semâ ayini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek

    çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin,

    başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni,

    sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kâinattır; sağ tarafı

    görünen ve bilinen madde âlemi, sol taraf mânâ âlemidir. Posttan

    sağa doğru hareket, yücelikten düşüklüğe gidiş (ulvîden

    süflîye) hatt-ı istivanın sonundan posta doğru hareket

    düşüklükten yüceliğe varıştır ki, "seyr-i sülük" denen

    manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır. Kudümün ilk vuruşu

     

    "Ol" emrinin, anlatımıdır. Ney, "İnsân-ı kâmil"dir.

    Neyin üflenmesi, İsrafil'in "sûr"u üflemesidir. Kalkarken

    yere el vurmak hem "Ol"manın, hem Sûr'u işitince kabirden

    kalkmanın sembolüdür. Sultan Veled devrindeki üç tur, "İlm-el

    yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn" denen bilme, görme ve

    olma mertebelerine işarettir.

     

    Tecelli rengi olan kırmızı renkli post, üstündeki Şeyh Hz.

    Mevlânâ'yı temsil eder. Hakikate varan yolu o bilir; ve bunun

    için hakikate varan en kısa yolu temsil eden hatt-ı istivâ'ya

    yalnızca o basabilir. 'Sûr'un üflenmesiyle kabirlerinden

    canlanarak kalkanların şaşkın şaşkın nereye gideceklerini aramak

     

    yerine, insân-ı kâmilin peşine takılıp, onun gittiği yoldan,

    adımlarını onun gibi atarak kurtuluşa eren yolu bulmayı, Sultan

    Veled devrindeki yürüyüş temsil eder. Semâdaki selâmlar zât,

    sıfat, fiil, vahdet gibi tasavvuf anlamlarını taşırlar. Dört

    selâm, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerini

    anlatmaktadır. Dördüncü selâmda; Allah'ın tek ve gerçek

    varlığı ile varoluş olan, vahdet durağından kıpırdamadan, ayak

    direyerek duruş, anlatılmaktadır. Ve sonunda, "Bütün mânâ

    mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vazgeçme, en

    yüce makam ve mertebe kulluktur, fakat, bilenle bilmeyen bir

    değildir." denilir. (Kaynak: www.semazen.net )

     


    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    31/12/2005 - Şiirlerim-A-2

    ANLAYIN İŞTE

     

    Bir buçuğu aştı bu hafta loto

    Annem kız

    Babam emeklilik telaşında

    Bak anne

    Gelinlik yakışmaz bana

    Dedim ya

    Babam ondan beter

    İnsan nasıl şair olur

    Anlayın işte…

     

    ANLIK

     

    Kar yağıyor kar karanlık

    Gir kalbime aşk bir anlık …

     

    ARA ARA

    izini kaybettiren bir yara
    değil, gül gibi al bir yâr ara …

      

    ARSLAN PAYI

     

                            ki biri anlaşılsaydı ...

     

    Çaresizsin

    Omuzlayan ya da omuzlanan ol

    Melekler çok havalı şeytan ol

    Durul devin

    Söv öv

    Boş hep

    Susmadıkça dişlerini dişleyip ...

     

    ARZ-I HÂL

     

    ucuzdur beş para etmez sözlerim

    yitirmişim ben kendimi özlerim

    bilinmez ne vakit çalar kapımı

    biri cânân, biri ölüm ... gözlerim ...

     

    ASLI

     

    Saatini kurma bu gün babacığım

    Sana sevdalı bir zaman çalacağım

    Katma hesaba boyumu, az kaçağım

    Kerem listesinden çoktur alacağım

    Aslıdan evvel aslımı bulacağım ...

     

    ASLI / 2

     

    Aslı yok aslında

    Kerem’in de Aslı’nın da

    Bir ateş sadece

    Hükmeden, denizlere ...

     

    ASMA ASMACA

     

    doğru söyledin bayım

    üzüm helal su helal

    üzüme su katan kim

    ver tadına bakayım

     

    ASONANS

     

    her şey aynı

    herkes değişken

    anne tutarken

    çocuğun elini

     

    her şey değişken

    herkes aynı

    çocuk annenin

    tutarken elini ...

     

    A SULTANIM GÜLBEYAZ

     

    Kimler ağlar ölümüne ölümün

    Kim güldürür dirisini şairin

    Çözülmekte kirpiklerim günbegün

    Kerem eyle a sultanım gül şirin

     

    İki başım vardı kestiler birin

    Cemâlindir her vakit secde yerim

    Kâbe içinde kâbe’dir içerim

    Kerem eyle a sultanım gül şirin

     

    Öyle bir sırdır ki bu , erişilmez

    Çobanım bu meydanda güreşilmez

    Ustanın işine hiç karışılmaz

    Kerem eyle a sultanım gül şirin ...

     

    AŞK

     

    Kâtibin kızı geçenlerde

    Geçenlerde nasıl olmuşsa

    Yolu düşmüş bir oğlanın

    Neyzen’e aynı yerde

     

    Kız kelâm hastası

    Oğlanda sükût gani

    Hangi dilden anlatsın

    Ney hepsinden fani

     

    Durali anlattı canım

    Hani şu mahlenin delisi

    Akıllılar nerden duysun

    Aşk da aşkmış hani !...

     

    AŞK ODUNA YANAN KİŞİ

     

    Aşk oduna yanan kişi

    Âlemi yaksa yeridir

    Çün kifayet etmez kelam

    Mürekkep aksa yeridir

     

    Gönül maşukasın arar

    Maşuk aşığını tanır

    Mahle mahle diyar diyar

    Yularım çekse yeridir

     

    Ey ağalar ey yârenler

    Deyin nazlıma bir haber

    Gül yerine saçına, ter

    Çoban’ı taksa yeridir …

      

    AŞK PAZARI

     

    Neden dilekte bulunur insan

    Her biri bir diğerini doğurmuyor mu

    Gelin hepsini birden isteyelim

    Nasılsa pazarı aşk kurmuyor mu …

     

    AŞKIN

     

    kimsiniz a kuzum sahi siz

    kaç numara kirpikleriniz

    kahkahanız ateşten serin

    hiç ölüp dirilmez misiniz ...

     

    AŞRI

     

    Geçmezem geçsin demiş mülk-i cihânım

    Eğri bitmem billâ bağbandan nihânım

     

    İçse kandil içtiğim meyden söner ya

    Şimdilik yansın biraz deminde cânım

     

    Biz ki gül yurdunda gülşen olmuşuz hey

    Bir gülüşün hükmü nedir söyle hânım

     

    Sende açsın sende solsun söz ne çıkar

    Lâl olup lâ’linde söylensem sultanım

     

    Lâl olup lâ’linde söylensem sultanım

    Aşrı gitmem billâ çoban’dan nihânım ...

     

    ATALETİHASANE

     

    Akifi okudum bu gece biraz

    Yerinde eylemiş merhum itiraz

    Gerçi bu zamanda takdire şayan

    Sayılır geçmişi sokan o yılan …

     

    ATLI KARINCA

     

    sen yürürken herhal susar yağmur

    hâlsiz düşer dalgalar vuruşmaktan

    gittikçe kenetlenir daireler

    şiirler yağar şehre, çocukluktan

     

    çocuklaştıkça ve şeytan ey meleğim

    gerek kalmaz rıhtımsız ayrılıklara

    güzellik gönderden neden insin

    adın düşmanken dargınlıklara

     

    ah anlamaz seni yine de şu durnalar

    çığlık çığlığa, birbiri ardınca

    kenetlenir hüzzama tavernalar

    devlerin izinde bir topal  karınca …

     

    AU REVOİR

     

    Gerçek yüzümü göremedim

    Yine kandırdın beni ayna

    Ne kadar bezenmiştim oysa

    Uslu bir deli olmak için

     

    AVF

     

    durulur isyanım, kapına uğrar

    bıçağı bıçaklayan bir esrarın var ...

     

    AVLAK

     

    Seyretmekle yetindim bu gün nedense

    Her gece çiğnediğim yıldızları

    Meğer ne kadar şair varmış âlemde

    Boşuna kovalama polis amca, hırsızları …

     

    AVRASYALIM

     

    Çocukların ağladığı bir dünyada

    Hasılat rekorları kırarken suskunluk

    Konuşmanın ne alemi var

    Gel aşkı mumyalayalım

    Avrasyalım !...

     

    AVUNTU

     

    Söylenecek bir şey kalmadı desen de

                / şiir grevde

                  fizikçilere emanet melekler

    oyun oynuyor çocuklar

    bak yine

    merak etme

    mızıkçılık emin ellerde

     

    AYNA

     

    çevir gönül aynasını

    canan sensin can sen

    arama bir başkasını

    hancı sensin han sen

     

    AYBAŞI GAZELİ

     

    Yarın mübarek bir gün

    Geç kalkmakta fayda var

     

    Para etmez parasızlık

    Bu çağda vefa neyde var

     

    Karanlığın gözlerini

    Kamaştıran ey alkışlar

     

    Ey karşıdan karşıya

    Geçemeyen bakışlar

     

    İstanbul’u dinlemiyorum

    Artık

     

    AYKIRI İHTİŞAM

     

    İnsanın olduğu her yer viran

    İnsanın olmadığı her yer viran

    Tanrım!

    Bu ne aykırı ihtişam !...

     

    AYRANKAVUT

     

    siz bu şairleri bilmezsiniz

    bulmayagörsünler azıcık yüz

    rahmet okuturlar yüzsüze yüz

    benim gibi hoop, dere tepe düz

    kimi ölçülü kimi ölçüsüz

    siz bu şiirleri bilmezsiniz ...

     

    AYRILIK

     

    Bana sarıldığın o an

    Çok  şaşırmıştım

    İlk kez hissetmiştim varlığını  sevgilinin

    Ayrılık acısını

    İlk kez

    O an tatmıştım ...

     

    AZ ŞEKERLİ

     

    Ne söylesem boş

    Ne desem yalan

    Ayrılıktan hoş

    Ahbap bulamam

     

    Sevgili dane

    Seven divane

    Harmandan önce

    Harman olamam

     

    Şairim biraz

    Eh kurtlu kiraz

    Kolaylık çok az

    Zora gelemem...


    Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı


    29/12/2005 - Şiirlerim-A

     

    Â

     

    Sen benim ilk anımsın

    Sen benim son ânımsın ...

     

    ACI

     

    Yaklaş ey avcıların kralı

    Tutsak eyle özgürlüğüne yine

    Yaşlandıkça sarar tad şarabı

    Deli derlermiş aklı kesene

     

    Ey acı !

    Acı !...

     

    AÇARSA GÜL BİZİ AÇAR

     

    Köprüyü geçene kadar

    Eşeğe dayı diyenlerin

    Düşmeyeceği ne malum

     

    Şen olasın kanatlarım

    Selam sana hey Dumrulum

    Açarsa gül bizi açar

     

    AÇIK SİYAH

     

    O her sefer

    Yoluna çıkan dilenci var ya

    Hani o derbeder

    Cennete çevirdiğin dünya

     

    Yürüsen toprakta gül olmalıyım

    Uyusan üstüne tül olmalıyım

     

    Niçin neden

    Ne de nasıl diye sor

    Neyleyim efendim elimden

    Başka bir şey gelmiyor ….

     

    AÇIK KARA

     

    Büyük konuşup da

    O küçük yaşayanlar var ya

    Adını veren onlardır

    Aslında şu boş dünyaya

     

    AÇIK GİŞE

    Akıl standart
    Gönül katır
    Aşk arada kalmaktır
    Haydi bismillah, start !...


    AÇIL ŞİİR AÇIL

    Yürüyorum
    Gök mayın
    Yer gömgök
    Üstü çizilmiş dizelerimin sonuncusu olmayacak bu
    Açıl şiir açıl !...

    ADAM DEĞİL

     

    Adam değil

    Çocuk sanki

    Sevdacılık oynuyor

    Adamların bilmediği …

     

    ADAM SEN DE !

     

    Neler geçmiştir

    Kim bilir şimdiye kadar

    Aklından delilerin

    Ne hesaplar kalmıştır yarım

     

    Çayım buz gibi

    Şeker taş

    Mercan, hurma, at, insan

    Adam sen de yut gitsin !...

     

    ADI ÇOCUK

     

    Adı muhammed fatih

    İkiye gidiyormuş

    Pilot olacakmış büyüyünce

    Ne tatlı bir görseniz

    Ah ne zeki

    İki kere iki ne eder dedim

    Esnedi

    Bir sakız verdim sonra

    /Özür dileyerek

    Gülümsedi

    Daha ne olsun !...

     

    ACEP

    Taşırım yükümü taşınmaz derdim,
     Aşığa çilesi dar mıdır acep?
     Gül diye canana canımı verdim,
     Canandan ötesi var mıdır acep?
     
     Sırrımı ellere açar mı canan,
     Açıp da küllere saçar mı canan,
     Suya hasret pınar çağladığı an,
     Sineye Azrail zar mıdır acep?
     
    Ecel pusu kurmaz garip ölene,

    Ferhat gibi,dağlar delip bölene,
    İnce olur yollar kımet bilene,
    Yürümek aşığa ar mıdır acep?

    Çoban'ım sultansız mizan kurulmaz,
    Mizana, mihenge hesap sorulmaz,
    Kulum, demedikçe gönül durulmaz,
    Gönül senden özge yar mıdır acep?

     

    ACEMİ

     

    Kibirli çırağın lafazanlığı benimki

    Daha ustamın adını bile bilmiyorum

    Keser nasıl tutulur, hangisi çivi

    Habire tahtayı çimdikliyorum

     

    Köse berberin rahatlığı benimki

    Ustura acemi biley acemi

     

    ADIL

     

    yıllarca yazdım da

    anlamadım bir türlü

    şiir mi beni

    ben mi şiiri yazdım

     

    yıllarca sevdim de

    anlamadım bir türlü

    sevgili mi beni

    ben mi sevgiliyi seçtim

     

    yazsak da

    yazılsak da

    seçip seçilsek de

    anlaşılmayan galiba

    yıllar

    adıllar ..

     

    AFET

     

    Biliyorsan

    Ve ortaksa dili kalplerin

    Konuşmaya ne hacet

    Yine o şarkı

    Affet …

     

     

    Kimi bekler ölümü

    Yumuşak yatağında

    Kimi eğler gönlünü

    Ölümün yutağında

     

    Hayat ne köpük ne de

    Telvedir bu kahvede

    Kahve dediğim bâde

    İçsen aşkın çağında ...

      

    AĞLADIKÇA

     

    Terk edin olta atmayı bu gün denize

    Sapanınızı bir kenara bırakın

    Ne çiçek

    Ne de bir hediye olsun elinizde

    Hemen sevgilinizin kapısını tıklatın

    Ve oturup bir güzel ağlayın

    Özgürce

    Gözleri yaşarmazmış avcıların

    Kendine tutsakların

      

    AHVAL

     

    Nesi var bu şehrin bu gün

    Çocuklarda senden eser yok

    Yoksa bülbül, yoksa gül müsün…

     

    AHSEN

     

    İndirdim her maskemi

    Yorulup siteminden

    Sen ah sen ah yine sen

    Sende mi suç bende mi ...

     

    AKIL MAKİNASI

     

    ne kadar çabalarsan çabala

    ne sudan aziz

    ne de şeytandan akıllı olabilirsin ...

      

    AKORT

     

    Öyle deli

    Öyle dolu bir sanat ki bizimki

    Ölümlüler çalamaz

    Ölümsüzlük sazını

     

    Kibir değil bu naz

    Gülden açılması …

     

    AKŞAMÜSTÜ

     

    Akrebini bana çevir

    Yorgundur şimdi yelkovan

    Melekler yağmurda üşürmüş

    Gülden kül taşabilir

     

    Aşkın payına masallar düştü

    Askı tutmuyor artık şiir

    Ne zormuş meğer yalan söylemek

    Sevgilim, çocuklara akşamüstü ...

     

    ALINYAZISI

     

    geliyorsun

    gideceksin yine, bırakıp yüzükoyun

    güzelsin n’eme lazım

    şairlik, alınyazım!...

     

    ÂLİ AVAZ

    Askın rengi kızıl olur
    Gül bülbüle nazil olur
    Bu sırra kim nail olur
    Söylen bana deyin bana

    Hasretten has şarap m'olur
    Bade içen harap m'olur
    Leyla  desem serap m'olur
    Söylen bana deyin bana

    Cahilim kalem yazmaz
    Tele vursam kırılır saz
    Varsa âhtan aziz avaz
    Söylen bana deyin bana..

     

    ALKIŞ

     

    Savaşın çocuklar bu dünya sizin

    Rengini yitirdi uçurtmalar

    Hesapsız o cennet gülüşlerinizin

    Çöllere yağmuru anlatması gerek

     

    Duru bir aynadır sevgi ancak

    Sevgisi kadar insandır insan

    Sevildikçe sevgiye yâr olacak

    Sevmeyenler de bir zaman

     

    ALT BALKON 1

     

    uzaklara bakınca

    neyi düşünür insan

    neden güle döner

    çocuklar


    Yorumlar ( 2 ) :: Yorum Yaz! :: Baglantı