BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


Balkona çık...Balkon açık
Benim hakkımda

mehmed şahin kaçar'ın şiir sitesi

Recent Posts
Menü
Arkadaşlarım
    Baglantılar



    geri | ileri
    31/12/2005 - Günün Yazısı/ A.Hakan Ayber

     

    Dünyanın Mevlâna’sı

     

    Tarih 17 Aralık 1273; Mevlânâ Hakk'a yürümüş; yani, can'ı

    asıl mekâna uçarken, bedeni de aslı olan toprağa geri verilmek

    üzere götürülüyor. Bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve

    Museviler arasında bir tartışma başgösteriyor. Müslümanlar, 'O

    bizim dinimizin imamı, sizi ne ilgilendirir?' demelerine karşı;

    İsa'yı, Musa'yı Mevlânâ'nın fikirleriyle daha iyi

    anladıklarını söyleyen gayrimüslimler bütün engellemelere

    rağmen cenaze törenine katılıyorlar.

    Yıl 1952; Mevlânâ'nın doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO

    tarafından Paris'teki Gime Oriental Museum'da bir anma

    toplantısı düzenleniyor. Törene Türkiye delegeleriyle birlikte

    Mısır, Afganistan, İran ve Pakistan'dan da üyeler katılmakta.

    Törenin başlamasından önce verilen resepsiyonda bu delegeler

    Mevlânâ'nın milliyeti konusunda bir tartışma içerisine giriyor.

     

    Mısırlı delege; Mevlânâ'nın ceddinin Hz. Ebubekir'e

    dayandığını, bu yüzden de onun Arap olduğunu ileri sürüyor,

    İranlı delege; 'Mevlânâ İranlıdır, çünkü bütün eserlerini

    Farsça yazmıştır.' diyor. Afganlı delege ise; 'Mevlânâ

    Belh'te doğmuştur. Belh de Afgan topraklarındadır. O halde

    Mevlânâ Afganistanlıdır', tezini savunmaya çalışıyor, Türk

    delege de Mevlâna'nın "Aslem Türkest, egerçi Hindu gûyem"

    (Her ne kadar Farsça-Hintçe söylesem de aslım Türk'tür benim)

    beyitlerini söyleyerek Mevlânâ'nın kendisini Türk ilân

    ettiğini belirtiyor. Bu tartışmalar üzerine kongrenin havası bir

    hayli gerginleşiyor. Pakistan delegasyonunda bulunan fıkıh âlimi

    Prof. Hamidullah Han ise tartışmalara müdahale ederek, "Mevlânâ

    hiçbir milletin değil bütün insanlığın malıdır." diyerek son

    noktayı koymak ister. İranlı temsilcinin karşı çıktığı bu

    görüş, diğer ülke delegasyonu tarafından kabul görür.

     

    İki gün süren ve 5 bin kişilik salonun tıka basa dolduğu

    törende, Mevlânâ ve Mevleviliğin önemi hakkında yapılan

    konuşmalar, mûsikî ve semâ gösterileri âdeta insanları

    büyüler. Tören süresince birçok devlet başkanından ve diğer din

     

    temsilcilerinden gelen kutlama telgrafları da salonda büyük bir

    alkışla karşılanır.

     

    O anma toplantısından bu güne 53 yıl geçti. Bu süre zarfında

    buna benzer ulusal ve uluslararası platformlarda, bazılarına bizim

    de şahit olduğumuz birçok tartışmalar yaşandı. Hattâ

    Mevlânâ'nın mensup olduğu din konusunda bile varsayımlarla

    görüşler öne sürüldü, makaleler yazıldı. Hâlâ da bu

    tartışmalar devam edip gitmede. Günümüzde neler yapılıyor...

    Tespit edebildiğimiz kadarıyla çok sayıda Türkçe ve Farsça,

    200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın

    Fransızca eser başta olmak üzere İspanyolca, İtalyanca,

    İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça,

    Arnavutça, Hintçe, Arapça, Urduca, Sindce, Bengalce, Peştuca,

    Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice,

    Çince ve Japonca yazılmış eserlerle Mevlânâ ve Mevlevilik tüm

    dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlânâ'nın Mesnevî'de

    dediği gibi: "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup;

    içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır."

     

    Mevlânâ'yı yeterince tanıtamıyoruz

     

    Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise

    Mevlânâ'nın İran'ın tanınmış mistik şairi olarak

    nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi

    göstermektedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Belh'te doğup

    Selçukluların başkenti Konya'da, Türk-İslâm kültür ve

    an'anesiyle yetişen Mevlânâ ile ilgili bilimsel çalışmalar en

    fazla bizde yapılmıştır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama

    bunların tanıtımını ve uluslararası literatürde

    kullanılmasını becerememiş; sadece semâ gösterileri ve Şeb-i

    Arûs kutlamalarını ön plâna çıkarmış; maalesef, bugün

    dünyanın hemen her tarafında okuyucu bulabilen İngilizce ile kayda

    değer Mevlânâ'yı, fikirlerini ve Mevleviliği doğru dürüst

    anlatan eserler yayınlayamamışız. Hâl böyle olunca da özellikle

    Batılılar yazdıkları eserlerle, Mevlânâ'yı istedikleri gibi

    anlamış ve anlatmışlardır. Biz ise Mevlânâ'yı doğru olarak

    anlamak şöyle dursun, eserlerini Farsça yazdığı için, değil

    modern edebiyatımıza, divan edebiyatımıza bile dahil etmeyerek

    Mevlânâ'yı sahiplenmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüşüz ve

    hâlâ da sürmekteyiz. Bazıları, daha da ileri gidip Mevlânâ'yı

    İran kültürünün bir temsilcisi sayma gibi bir cehaletin içine

    düşmüştür. Artık Konya olarak, Selçuk Üniversitesi bünyesinde

    50 yıllık bir arzunun semeresi olan Mevlânâ Araştırma ve Uygulama

     

    Merkezi'ni (SÜMAM) kurmuş, Mevlânâ Kültür Merkezi'ni

    tamamlamış ve Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm

    Müdürlüğü'nün de daha tecrübe kazanmış haliyle,

    Mevlânâ'nın da dediği gibi "birlik olup" üzerimize düşen

    bu tarihî görevi yerine getirmeliyiz.

     

    Aslında Mevlânâ'nın bizim sahiplenmemize de ihtiyacı yoktur. O,

    zaten modern fikirleriyle her dönemde, her milletten insana hitap

    edebilmiş, muhatap bulabilmiştir. Ama; ülke olarak, ülkemizin

    tanıtımına katkı olarak; ve hattâ kısırdöngülü iç

    çekişmelerimize cevap bulabilmek için onun fikirlerine ve

    yardımına hayli ihtiyacımız var. Eğer bu değerimizin farkında

    olamazsak, farkında olanlardan da şikâyetçi olmaya hakkımız

    yoktur. Yine; Fransız bilgin Pasteur'un "İlmin vatanı yoktur,

    fakat âlimin bir vatanı olmalıdır." sözü ne kadar doğru ise;

    Mevlânâ'nın "Ey güneş! Başka bir âlemi aydınlatmak için bu

    gül bahçesini terk edip gidiyorum." beyti de o kadar manidârdır.

    Sözün özü; 1952 yılında yapılan yukarıdaki anma töreninin

    benzeri şimdi yapılsa şüphesiz bütün dünya devletleri

    -özellikle Amerikalılar- bir yolunu bularak Mevlânâ'yı

    sahiplenirse hiç şaşmamak gerekir...

    *Yard. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi Mevlânâ Araştırma ve

    Uygulama Merkezi Müdürü.

     

    Mevlevî mûsikîsi ve semâ'daki semboller

     

    Mevlevî semâ ayini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek

    çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin,

    başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni,

    sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kâinattır; sağ tarafı

    görünen ve bilinen madde âlemi, sol taraf mânâ âlemidir. Posttan

    sağa doğru hareket, yücelikten düşüklüğe gidiş (ulvîden

    süflîye) hatt-ı istivanın sonundan posta doğru hareket

    düşüklükten yüceliğe varıştır ki, "seyr-i sülük" denen

    manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır. Kudümün ilk vuruşu

     

    "Ol" emrinin, anlatımıdır. Ney, "İnsân-ı kâmil"dir.

    Neyin üflenmesi, İsrafil'in "sûr"u üflemesidir. Kalkarken

    yere el vurmak hem "Ol"manın, hem Sûr'u işitince kabirden

    kalkmanın sembolüdür. Sultan Veled devrindeki üç tur, "İlm-el

    yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn" denen bilme, görme ve

    olma mertebelerine işarettir.

     

    Tecelli rengi olan kırmızı renkli post, üstündeki Şeyh Hz.

    Mevlânâ'yı temsil eder. Hakikate varan yolu o bilir; ve bunun

    için hakikate varan en kısa yolu temsil eden hatt-ı istivâ'ya

    yalnızca o basabilir. 'Sûr'un üflenmesiyle kabirlerinden

    canlanarak kalkanların şaşkın şaşkın nereye gideceklerini aramak

     

    yerine, insân-ı kâmilin peşine takılıp, onun gittiği yoldan,

    adımlarını onun gibi atarak kurtuluşa eren yolu bulmayı, Sultan

    Veled devrindeki yürüyüş temsil eder. Semâdaki selâmlar zât,

    sıfat, fiil, vahdet gibi tasavvuf anlamlarını taşırlar. Dört

    selâm, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerini

    anlatmaktadır. Dördüncü selâmda; Allah'ın tek ve gerçek

    varlığı ile varoluş olan, vahdet durağından kıpırdamadan, ayak

    direyerek duruş, anlatılmaktadır. Ve sonunda, "Bütün mânâ

    mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vazgeçme, en

    yüce makam ve mertebe kulluktur, fakat, bilenle bilmeyen bir

    değildir." denilir. (Kaynak: www.semazen.net )

     


    Yorum Yaz! :: Arkadaşına gönder!