|
Türkiye’ de insanlarımızın genel yapısı maalesef, çok az veya kulaktan duyma bilgilerle her konuda ahkâm kesmektir. Ne hikmettir bilinmez ama bu anlayış özellikle de mürekkep yalamışlarda daha belirgin olarak görülmektedir. Böyle birisi sıradan bir isim olursa kimseye zararı dokunmaz ve bence pek de sıkıntı yoktur. Ancak böyleleri kendilerini “aydın” olarak adlandırıp ülkenin ve toplumun meselelerini çözmeye, ülke yöneticilerine ve topluma akıl vermeye kalkışanlar ise o zaman ciddi sıkıntı var demektir. Kültürümüzde insanların “aydın” a saygısı ve güveni vardır. Ancak Türkiye’deki hızlı sosyal değişim nedeniyle aydın kavramının içinin boşaltıldığını bilen insanlar da az değil. Bunlar da binlerce yıla dayanan tarih ve sosyal şuurdan hareketle “insana hürmet bilgiden gelir” (Y. Has Hacib) ya da “ilim kendini bilmektir” (Yunus) anlayışının neyi ifade ettiğini anlamaya çalışan insanlardır. Ancak keşke yazdığınızı önce kendi yerine getirseydi de başbakanı kast ederek, makalesinin başlığını “Orta Asya’da Türkçe konuşulduğunu zannediyor” diye yazmasaydı. Öncelikle şunu ifade etmekte fayda var. “Orta Asya” kavramı coğrafi bir kavram olup Sovyetlerin, daha önce de Rusya’nın ideologları tarafından, siyasi amaçla yaygın şekilde kullanılmıştır. Amaç “Türk” ve “Türklerin yurdu” anlamındaki “Türkistan” kavramlarını kullanımdan çıkarmaktır. Bu nedenle “Türk” yerine “Türk Dilli Halklar”, “Türkistan” yerine de “Merkezi Asya ve Kazakistan” ile “Orta Asya” ifadelerinin kullanılması zorunlu hale getirilmiştir. Bu yaklaşıma rağmen Orta Asya’nın sınırları hala tam olarak belli değildir. Mesela Tuva’nın başkenti olan Kızıl’ın Orta Asya’nın merkezi olduğunu ifade eden kocaman bir abide vardır. Bu abide ise Sovyetler Birliği zamanında yapılmıştır. Fakat Türkiye’deki gazeteciler “Orta Asya” tabiriyle Asya’daki dört Türk cumhuriyetini anlarlar. Sayın Yılmaz’ın, “o cumhuriyetlerde biraz gezinenler, oralarda yaşayanların "Türki cumhuriyetler" tanımından da pek hoşlanmadıkları nı bilirler”, şeklindeki ifadesi tam bir gaflet ve cehaletin ürünüdür. Çünkü Sovyet idaresinde bulunmuş Türk devlet ve topluluklarında yine Rus-Sovyet ideologlarının maharetiyle bizdeki “Türk” kavramı yerine, iki ayrı kelime üretilmiştir. Mesela onlar Türkiye Türklerini ifade etmek için “Türk” (Turok), bizim “dış Türkler” dediğimiz Türkler içinse “Türk Dilli Halklar” (Tyurskiy) kavramını kullanırlar. Yılmaz gibilerinin kullandığı “Türki” kavramı ise “Tyurskiy” kavramının birebir karşılığıdır. Rus- Sovyet ideologları idarelerindeki Türk soylu halklara siz Türk değilsiniz, Türk dilinde konuşan halklarsınız, sizin “Türklerle” (Türkiye Türkleri) tek ortak noktanız, aynı dili konuşmaktan ibarettir diyerek, onları “Türk Dilli Halklar” (Tyurskiy) olarak ifade etmişlerdir. Sovyetler, yönetimindeki Türkler için bütün ideolojilerini yukarıdaki esasa göre inşa ettiklerinden büyük çalışmaları Türkoloji, özellikle de etnoloji, etnografya ve arkeoloji sahasında yapılmışlar. Bu çalışmaların sonucunda da onların en ufak farklılıklarını ve coğrafyadan kaynaklanan ağız değişmelerini kullanarak onları Kazak, Kırgız, Özbek vb şekilde ayrı ayrı halk olarak ifade etmişlerdir. Bu nedenle bir Kazak, bir Kırgız, bir Özbek ben Türk değilim veya biz Türk değil Kazak, Kırgız, Özbek’iz vs. derlerse, “biz Türkiye Türkü” değiliz demektedirler. Türkiye’den birisi de onlara Kazak Türkü, Kırgız Türkü veya Özbek Türkü dediğinde Sovyet tarih öğretisine göre anlamsız bir ifade ortaya çıkar ve bu ifadeler onların Türkiye’nin bir parçası gibi anlaşılmasına neden olur. Yoksa “Türkistan Türkleri”ne (Kırgız Türkü, Özbek Türkü, Kazak Türkü veya Özbekistan Türkü, Kazakistan Türkü, Kırgızistan Türkü –buradaki ülkelerin isimlendirilmesinde de Rus ve Sovyet ideologlarının belirgin etkisi görülür.) ait hangi tarih kitabını bakarsanız bakın menşelerinin Hunlar-Göktürkler- Türkler olduğunu görürsünüz ve bunu da hepsi kabul eder ve “hepimiz Türk atadan geldik” derler. Mesela Oğuz Kaan, Manas, Dede Korkut, Köroğlu, Nasrettin Hoca, Hoca Ahmet Yesevi vs onların da atasıdır. Ayrıca Sovyetlerin bunlar için yazdıkları ya da yazdırdıkları eserler tarihi ve kültürel bir anlayışa bir araya getirilirse, aralardı sanılanın aksine çok ufak nüansların olduğu görülür. Mesela yukarıda ifade edilen insanların halı-kilim, mezar gibi bazı etnografik ve arkeolojik eserlerde kullandıkları “damgalar”ın (motiflerin) ortak olduğunu çok belirgin şekilde görmek mümkündür. Ayrıca düğün gelenekleri ve bazı geleneksel bayramların ortak olduğu görülür. Nevruz” bayramı ise her Türk cumhuriyetinde nüanslarla aynı şekilde kutlanır ve nevruz günü o ülkelerde resmi tatildir. Sayın Yılmaz, “ve son bir hatırlatma: Başbakan oralarda Türkçe konuşulduğunu zannedebilir belki ama Azerbaycan dışında konuşulan dil, esasen Rusça’dır. Oralarda halkın ancak küçük bir bölümü kendi dilini bilir, konuşur” ifadesiyle adeta başbakana ders vermektedir. Gerçi başbakanın Türk tarihi ve kültürü hakkında derse ihtiyacı var ama Yılmaz, gibi hocaların ders, yeni felaketlerin meydana gelmesine neden olur. Çünkü yukarıda da ifade ettiğimiz gibi o coğrafyada konuşulan hakim dil Türkçe’dir. Daha açık tabirler Türkçe’nin lehçeleridir ve halkın büyük çoğunluğu da sahip oldukları lehçe ile Türkçe konuşur. Resmi dilde kendi lehçelerindeki Türkçe’dir. Sadece Kırgızistan’da Rusça ve Kırgızca resmi dildir. Bize en uzak coğrafyalardan biri olan Tuva’da bile Türkiye Türkçe’siyle günlük ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Ayrıca Tuva’da zaman zaman Tuvaca konuşmayanları n tartaklandığını ya da küçümsendiğine şahit olabilirsiniz. Diğer yandan Kırmançca ve Zazaca biliyorsanız Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da hiçbir sıkıntı çekmeden konuşabilirsiniz. Hatta Kırmançca veya Zazaca biliyorsanız Anadolu Türkçe’si konuşanlardan daha çabuk o ülkelerin Türkçelerini öğrenebilirsiniz. Bu arada Aral Gölü’nün güneyindeki Karakalpakistan’ın Ürgenç bölgesinde Anadolu ağzının konuşulduğunu zikretmekte fayda var. Sayın Türker Alkan’da Yımaz gibi konuya yaklaşarak “Pek çoğu da kendilerine ’Türk’ denmesinden bir hayli rahatsız. Bir Kazak, "Neden bize Kazak Türk’ü diyorsunuz" diye soruyordu, "biz size Anadolu Kazağı diyor muyuz”? diyerek Yılmaz’la aynı düşünceyi paylaşmaktadır. Alkan’ın yazdığı doğrudur. Ancak aynı zamanda çok yanlıştır. Çünkü o coğrafyada yukarıdaki görüşe sahip olan insanlar var. Olması da gayet doğal, çünkü bu görüşü ifade edenler Sovyet okullarında okudular ve yıllarca onlara siz Türk değilsiniz, Türkçe konuşan Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen vb halkalarsınız dendi. Eğer o insanlar öyle bir eğitimden geçmemiş olsalar dahi o ifadeyi büyütmenin ve ondan hareketle siyasi tavır belirlemenin anlamı yoktur. Ayrıca Türkiye Kırgızı, Türkiye Kazağı ve Türkiye Tatarı, Türkiye Uyguru gibi tanımlamalar o coğrafyalardan Türkiye’ye olan göçler vasıtasıyla oluşmuş ve yaygın şekilde kullanılmaktadı r. Bunun tanımlamaları ise Eskişehir, Zetinburnu/İstanbul, Kayseri, Adana ve Ceyhan gibi şehirlerimizde görmek mümkündür. Diğer yandan Türkiye’de aslen Türk olup da kendisini Türk görmeyenler yok mu? Bu sorunun cevabı evet. O halde buradan hareketle Türkiye’deki Türkler için birileri siz Türk değilsiniz derse ne yapacağız? Ayrıca Sayın Alkan acaba YÖK vasıtasıyla Kazakistan’da görevlendirilmiş bir akademisyenin yemek yendikten sonra, masadaki Kazak ve Özbekler tarafından yemek duası etmesi istendiğinde, ‘ben molla değilim, dua edemem burada Kazak mollası var o etsin dediğinde’ “sen Türk değil misin” ya da aynı akademisyenin saha araştırmaları yaparken Kazak ve Özbeklerin “siz bozulmuş Türksüzün, asıl Türk biziz” dediklerini duysaydı acaba ne derdi? Alkan, başbakanın “Türkçe Konuşan Devletler Topluğu” kurulması teklifini eleştirirken “Türk dünyasının kültürel miras ve çıkarlar açısından ne kadar ortak yanı var, o da ayrı bir konu” demektedir. Umarız bu ifadeler bir dalgınlık sonucu yazılmıştır. Aksi taktir de böyle bir ifadeyi yazmak adeta Türk tarihi ve kültürünü inkar etmek ya da bu konu hakkında çok cahil olmayı gerektirir. Çünkü bugün bile her türlü modernizm ve iletişim araçların büyük etkisine rağmen köylerimizde ve geleneksel hayatımızda gördüğümüz bir çok etnolojik ve sosyo-kültürel değerleri Türk dünyasının her yerinde canlı olarak görmek mümkündür. Mesela Tunceli’de görülen koç başlı mezar taşlarını (en son örneği 1962 tarihli) Moğolistan’ın Ötüken bölgesine kadar olan sosyal coğrafyada görebilirsiniz. Diğer yandan bir kültürün en belirgin ve sert yönünü halı kilim ve mezar taşarlındaki damgalarda görürsünüz. Türkiye’de dokunan halı-kilimlerdeki damgaları da Sibirya Türklerine kadar bütün Türk topluluklarında görmek mümkündür. Çıkarlar konusuna gelince bu kavram da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız değerler içinde yorumlanmalıdı r. Çünkü ülkeler arasındaki çıkarlar siyasi, ekonomik ve kültürel yapı ile yakından ilişkilidir. Sonuç olarak, gazeteci olmak cahil olmayı, yani bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmayı zorunlu kılmıyor. Diğer yandan gazetecilerin, okuyucularına karşı sorumlukları vardır. Bu nedenle Yılmaz’ın ifadesiyle “insan her aklına ve ağzına geleni uluorta söylememeli". (Kaynak: http://www.ihkupcu. com/makale/ hosgorununevrens elligi.htm) (…)
TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ: Bu konuda J.P.Roux (s.26ve231), incelemelerinin sonuçlarını şöyle aktarıyor. "Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!" Roux’ya göre (s.24-25) "Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır." Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır. Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Bu konuda 18. yüzyıl Osmanlı bürokratı ve dürüst bir defterdar olan Sarı Mehmed Paşanın “Devlet Adamına Öğütler” adlı kitabında söylediklerini kitabın Türklerin Yeniden Dirilişleri bölümünde belirtmiştim. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı . (Halbuki Arap yöneticilerin bazıları, Emeviler döneminde Müslümanlığa yeni giren ve Arap olmayan halkların çoğuna da “acem” diyerek yabancı muamelesi yaptılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’ in soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarını devirdiler. Hayati Ülkü’nün aktardığına göre (s.456) hırslarını alamayarak, Emevi Halifelerinin bazılarının mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini çıkarttırıp topladılar ve öylece yaktılar. Ayrıca Emevilerin sembolü olan Şam’daki Beni Ümeyye mescidini, üç ay kadar ahır olarak kullandılar.) Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar. Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar. Bu konuda kitabın Müslüman Türklerde Mimarlık ve Sanat bölümünde, önemli eserler hakkında bilgi verildiğinden, burada ayrıca belirtmeye gerek görülmedi. Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): "Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler 'evrensellik' i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur." Ankara Savaşından (1402) sonra, Osmanlı yönetiminde on yıl süren fetret (boşluk) dönemi oluştu. Bu dönemde Balkan Devletleri, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için ciddi bir girişimde bulunmadılar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin bağımsızlığı için çok uygundu. Bu tavırda, Osmanlı Türklerinin onlara götürdükleri düzenin ve hoşgörü anlayışının etkisi büyüktür. Bu durum Osmanlıların getirdiklerinin Balkanlarda mevcut olandan daha iyi olduğunu ve Balkan halklarının yeni gelenlerden hoşnut kaldıklarını gösterir. Ayrıca Balkan dillerindeki yorgan, döşek, kapı, pencere gibi terimlerin Türkçe’den geçmiş olması da, Türklerin Balkanlara medeniyet götürdüklerini göstermektedir. Avrupa’nın o dönemlerdeki durumuyla ilgili olarak, Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.78-79) Jaques Bonaparte şöyle diyor: "Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih’in İstanbul’u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon başkumandanının çeteleri (1527’de V.Karl yönetiminde) Roma’ya hücum ederek ele geçirmişlerdi. Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş , ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocalarının önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir-iki gün değil, hiç kesilmeden aylarca sürmüştür." Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer bir çok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı . "Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanları n yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar." Aynı yazar devamla şöyle diyor. "Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz." Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: "Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir." Gerçekten de Avrupa’nın bir bölümü bu haldeydi. 1850'li yılarda hâlâ kadınların içinde şeytan olduğu iddiasıyla yakılmaları sürüyordu. Bugün Batı, başka ülkelerden normal ya da kaçarak gelen, siyasi veya inançlarından dolayı baskı gördüklerini söyleyenlere kucak açmaktadır. Ancak, bu yardımların bir kısmının gerçek bir insanlık düşüncesiyle yapıldığı şüphelidir. Gelen bu insanların içlerinden seçtiklerini, geldikleri ülkelerine karşı bir devirme ya da başkaldırı yapabilmeleri için desteklemektedirler. J. Baudrillard’ın arka kapak yazısında da belirttiği gibi bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır. Bu ülkeler, inancı ister sosyalist, ister ırkçı faşist, ister Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barındırıp, kimini de yetiştirip geldikleri ülkelerine göndermektedir. İnsan hakları evrensel beyannamesini yayınlayan Batılıların yönetimindeki Avustralya Kıtasındaki yerlilere, henüz 1995 yılında, lütfen vatandaşlık hakkı verilmesi beyannameye aykırı davrandıklarını gösterir. Bundan on beş yıl öncesinde, Güney Afrika Devleti’ni yöneten beyazlar ise, zencileri yok sayıyorlardı. Dört yüz yıl sonra bile, zencilerin seçimlere katılamayacağını , yönetici olamayacağını söylüyorlardı. Maalesef hiçbir Batılı ülke bu yöneticilere, ciddi bir baskı uygulamıyordu. Türkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupalı bir kısım yöneticinin tavrı yine yukarıdaki gibidir. Avrupalı çocukları da zehirleyen eroin kaçakçılıklarına rağmen, PKK terör örgütünü, bazen sessiz kalarak, bazen yardım ederek desteklediler. Bilindiği gibi PKK ile mücadele, Türkiye’nin ekonomik bunalım ortamına girmesini hızlandırmıştır. PKK ile yetinmeyen bazı Avrupalılar, bağnaz dini gurupları dahi, Türkiye’ye karşı ileride işlerine yarayabileceği düşüncesiyle desteklemeye ya da bu gurupların faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya devam etmektedir. Başka ülkelere insancıl davranmalarını öğütleyen Avrupalı yöneticiler, İRA, ETA gibi örgütlere aynı hoşgörüyü göstermemektedir. Baader Mainhopf çetesinin ileri gelenlerinin başlarına gelenler bilinmektedir. Alman derin devleti tarafından, kısa süre içerisinde intihar süsleri verilerek, yok edilmeleri şüphesi unutulmamıştır. Bu uygulama göstermektedir ki, PKK gibi bir örgüt Almanya’ya karşı mücadele etseydi, Almanya’da ne bir üyesi ne de sempatizanlarının barınmaları çok zor olurdu. Günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman bayanlara, başörtüsü konusunda izin verilmektedir. Ancak bu uygulama insanları yanıltmamalıdır. Çok az sayıda olan Müslümanlara hoşgörülü davranmalarını n nedeni devlet düzenini tehdit edecek boyutta olmamalarıdır. Yoksa, ister Müslüman isterse Hıristiyan olsun, Avrupa’nın içerisinden çıkacak benzer guruplar sistemi tehdit ederse, Batının çok sert davranacağını geçmiş olaylar göstermiştir. Bunu ABD güvenlik güçlerinin, bir tarikat merkezini ablukaya alması sonucu, 72 kişinin yanarak ölmesiyle dünya gördü. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu 500 yıldan fazla Balkanlarda hüküm sürdü. Osmanlılar buraları terk ettikten sonra, sanki bunca yüz yıl hiçbir şey değişmemiş, sadece bir rüyadan uyanılmış gibiydi. Hattâ kendi başlarına yapamayacakları bir çok gelişmeler de, rüyalarında iken gerçekleşmiş olarak. Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkâr eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.” Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti. Gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleş meleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar. Osmanlı’nın gerilediği dönemde Avrupa’da iki imparatorluk daha vardı: Avusturya-Macarista n ve İngiltere. Bu ikisi de, yıkıldıkları son savaşlara kadar, hep imparatorlukları ndaki diğer milletleri savaşa sürdüler. Avusturya-Macarista n İmparatorluğu’na bütünüyle bakıldığında, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik gerileme vardı. Ancak dikkatle incelendiğinde, P. Kennedy’nin kanaat olarak aktardığına göre (s.252), Viyana civarı ve Bohemya bölgesi gibi öz ülkelerinde, ekonomik gelişme söz konusuydu. Demek ki, Avrupalı İmparatorluklar egemenliklerindeki başka halkları sömürerek, artık değerleri kendi öz ülkelerine taşıyorlardı. İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Halbuki, Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı . Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı. Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler . "Türklerin hatası" olarak nitelendirebilirler . Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakarlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der. Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in "Revue du Monde Musulman" dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): "Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira, aksi taktirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı." Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Türk yurdu iken, Rusların egemenliğine geçtikten sonra bölgede Türk kalmadı. Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanlı yönetiminde Türk tebaadan daha rahat yaşadılar. (Kazan Hanlığının başkenti Kazan’da bile ayrı bir Ermeni mahallesi vardı.). Kürtler ise, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri sayesinde ayakta kalabilmişlerdir denilebilir. Değil devletleri, beylikleri bile olmayan Kürtlerin Ermeniler, Farslar ve Araplar arasında benliklerini koruyarak yaşayabilmeleri pek mümkün olmayabilirdi. Türkler sayesinde hayatta kaldıkları gibi, kendi başlarına ulaşmaları mümkün görünmeyen bir medeniyet içerisinde yaşadıkları söylenebilir. Nitekim Türklerin Ortadoğu bölgesindeki egemenlikleri son bulunca sıkıntı başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, en kaliteli petrole sahip bir devlet olan Irak’ta yaşayan Kürtler arasındaki yaşam kalitesi farkı bile, tek başına yukarıdaki iddiayı doğrular. Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk büyük isyanlarını gerçekleştirdiler. Yurt dışında kurdukları Hınçak ve Taşnak gibi terör örgütleri Osmanlı egemenlik alanında faaliyetlere başladı. Bu terör örgütleri dış destekle silahlandılar. Türk ve Kürt köylerini basmaya ve insanları öldürmeye başladılar. Amaçları hayallerindeki büyük Ermenistan’ı kurabilmek için bölge halkını o yöreden sürmekti. Sonra I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla işbirliği yaptılar. Rus ordusuna kayıt yaptırdılar ve Türklere karşı savaştılar. Ermeniler, bölgedeki silahsız Türk ve Kürt köylerini basmaya devam ettiler. Osmanlı arşivlerine göre Ermeniler, 500.000 den fazla insanı vahşice katlettiler. Kendilerini korumak için silahlanan Türk ve bilhassa Kürt köyleri de Ermenilere karşılık verdiler. İhanet derecesindeki bu davranışlarına rağmen Ermeniler, Osmanlı yönetimi tarafından korunmaya çalışıldı. Savaş bölgesinden ülkenin daha rahat yörelerine aktarıldılar. Batı Anadolu ve İstanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldı. Bu yer değiştirme sırasında güvenlik açısından tren istasyonları ve demiryolları kullanıldı. Askerlerin çoğunun cephede olması sebebiyle Türk ordusunun yetişemediği bazı yörelerde, Ermenilerden çok eziyet gömüş olan Türk ve Kürt halklarından onlara saldıranlar oldu. Halklar arasındaki bu çatışmalarda her taraftan da çok sayıda insan öldü. Türk ordusu, I. Dünya Savaşının yoğunluğu içerisinde bu çatışmaları önledi. Göç kafilelerine saldıranları yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan yaklaşık 3.000 kişiyi idam dahil çeşitli cezalara çarptırdı. Olayların yaşandığı tarihler dünyada hastalıkların etkili olduğu yıllardı. Nitekim Atatürk Tarih Kurumu’nun rakamlarına göre, 1914-1918 arasında Osmanlı ordusunun mensuplarından 401.859’u, hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Tiflis’e göç eden Ermenilerin başına gelenler ise daha kötüdür. Tiflis o dönemde Rusların işgalindedir. Ermenilere yardıma giden ABD misyoner derneklerinin rakamlarına göre Tiflis’te 350.000 Ermeni göçmen vardır. Ama hastalıklardan dolayı bunun 258.000’i Tiflis’te hayatını kaybetmiştir. Halbuki bugünkü Suriye sınırları içerisine göç ettirilen Ermenilere Osmanlılar, çok güzel işleyen bir tedarik düzeniyle iyi bakmışlardı. Yiyeceklerini, sağlıklarını temin için ABD büyükelçilerini bile şaşırtan organizasyonlar yapmışlardı. Ziraatçilik yapmaları için tohumluklar bile verilmişti. Dünya Savaşından sonra Fransızlar ve İngilizler Suriye’ye yerleştiler. Ellerinde her imkân vardı. Türklerin Ermenilere karşı yaptığı en küçük bir yanlışı göremediler. Olayların canlı şahitleri hayatta olmasına rağmen, Türkleri yargılayabilecek hiçbir hata bulamadılar. Yine savaş sonunda galipler İstanbul’u işgal etmişlerdi. Osmanlı’nın bütün arşivleri ellerindeydi. Yaklaşık 140 İttihat ve Terakki partili Türk önderini tutuklayarak, Malta’da hapse attılar. Ermeni olaylarını araştırdılar. Ama mahkeme açabilecek küçük bir delil bile bulamadılar. Herşey ellerinde iken yapabilecek birşey bulamayanları n, 80 yıl sonra konuyu tekrar gündeme getirmelerinin tek açıklaması siyasi sebepler olabilir. Rumlar ise Türklerin Kurtuluş Savaşında, Türklere karşı düşmanlarla birlik olup savaştılar. Rumlar, Cumhuriyetle birlikte Yunanistan’daki Türklerle takas edildiler. İki taraf da karşılıklı olarak ve anlaşarak göç ettiler. Anadolu’dan 150.000 Rum göç ederken Türkiye’ye 400.000 Türk göç etti. Kürtler ise Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, vergi vermediler ve askere alınmadılar. II. Abdülhamit dönemindeki Kürt Hamidiye Alaylarına askeri birlikler denilemez. I. Dünya Savaşı sırasındaki olayları Şevket Süreyya Aydemir’den öğreniyoruz. Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu'nun G.Feher'den ve V.Beşevliev'den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. " Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanları n (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor." Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.
(…)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE HOŞGÖRÜ: Türklerin hoşgörülülüklerinin evrenselliği süreklidir. Bazılarının ileri sürdükleri gibi, imparatorluk zamanında diğer milletleri yönetebilmek için, zorunlu olarak uyguladıkları bir yol değildir. Bunu anlamak için imparatorluk sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir. Ermeni terör örgütü ASALA, 1970'li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler. Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dahil, on binlerce masum insan öldü. Onbinlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı. Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dahil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı. İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları , bu gerçekleri örtemez. Bütün bunlar da gösteriyor ki Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde, varlıklarından daha çok etkililer. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin PKK olayına bakışı, Osmanlı yöneticilerinin “Celâli İsyanları”na bakışı ile aynıdır. Hadise ayrımcılık olarak değil, devlet düzenine başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü PKK, başlangıçta terör eylemlerini Kürt kökenli insanlara yöneltmişti. Eğer Türkiye Devleti, olaya devlete başkaldırı olarak bakmayarak, vatandaşlarının hukukunu korumaya kalkışmasaydı, bugün Kürtler birbirleriyle çarpışıyor olurdu. Türklerdeki hoşgörü anlayışı bireylerin yaşantılarının hemen her alanında kendini gösterir. Halk, insanların yaptıkları hatalara, yöneticilerin yanlışlarına, iş sırasındaki aksaklıklara, sıkça da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranışlara karşı hep hoşgörülüdür. Bu nedenle iş hayatında, bir Türkün idaresinde çalışan diğer bir Türk’ten, Almanlardaki iş disiplinini beklemek yanlış olur. Halbuki Türkler, başka milliyetlerin yönetiminde ciddi ve disiplinli çalışırlar. Ama kendileri gibi hoşgörülü davranan ve “hayır” diyemeyen Türk yöneticilerin yönetiminde aynı disiplini gösteremeyebilirler. Hoşgörü anlayışları disipline edilemediği zamanlarda Türkler, düzensiz ve idare edilemez bir konuma girebilirler. Türklerdeki hoşgörü ile üste kesin itaat duygusunu birlikte yürütmek gerekir. Türkler, genel anlayış olarak kendilerinden destek, yardım, iş gibi istekleri olan mağdurlara karşı "hayır" diyemezler. Bu davranışları hoşgörülüğün bir sonucudur. Bir Türk, hiç tanımadığı bir insanı mağdur görürse, "hayır" diyemez. Yapısını bildiği, hatırını kıramayacağı bir kişi için, hiç menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, özel sektör için de geçerlidir. Türkiye’de sıkıntıya giren, ya da batan özel işyerlerinin batmalarının bir sebebi de, "hayır" diyememeleridir. Ancak günümüzde devlet bürokrasisinin yapısı, yeni bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Normalde hayır diyemeyen anlayışın yerini, her şeye hayır diyen bir bürokratik tutum almak üzeredir. Türklerin hoşgörü anlayışlarına ters olan bu davranışların sürmesi, gelecek için tehlikelidir. Türklerin "hayır" dedikleri ve hoşgörü göstermedikleri konular da vardır. Vatanlarına ve namuslarına uzanan bir tehlike sezdikleri zaman, cevapları kesin olarak "hayır" olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoşlanmadıkları bir baskı geldiği zamanlarda da, çoğunlukla "hayır" derler. Vatan ve namusları tehlikeye girince hemen harekete geçerler. Başka bir konuda baskı geldiğinde ise “hayır” demek için ortamını buluncaya kadar beklerler. Türkler, kurdukları imparatorluklarda halkların bir arada barış içerisinde yaşayabileceğinin örneğini dünyaya verdiler. Sahip oldukları yöneticilik özellikleri ile en bunalımlı bölgeleri en az sorunla yönettiler. Türklerin uyguladıkları ve uygarlığa kazandırdıkları bu yönetim anlayışına, bugünkü dünya daha çok ihtiyaç hissetmektedir. (Netbul / Mustafa Aksoy)
|